13 Kasım 2008 Perşembe

Mustafa'yı tanımıyorum


Mustafa'yı izledim ben bugün.
Sevmedim.
Öyle sıkıcı öyle soğuktu ki!
Atatürk'ü izleyip sıkılmak mümkün olmaz sanırdım.
Sıkıldım.
Ama Atam'dan ötürü değil elbet.
Anlatıcıdan ötürü.
Gördük ki hem "kendi Atatürkü"nü anlatıp hem "belgesel çektim, her şey belgeli" ikilemine düşen Can Dündar
kapkaranlık,mutsuz,yalnız bir diktatör kurarmış kafasında kura kura
Atatürk diye.
Onca "belgesine,bilgisine" rağmen hem de
Peh!
Her dakikasında hıçkırarak izlediğim Sarı Zeybek nerde,
bu nerde?

Bu belge-bilgi sorunu değil oysa
Bu yalan doğru sorunundan çok öte bir sorun
bu o 1buçuk saate neleri nasıl koyduğun,hangi kelimeleri seçtiğin,
hangi görüntüleri kullandığın,
neleri nelere tercih ettiğin sorunu.
Genelde de olan budur zaten
Nesnellik ütopyadır,özneldir hayatlarımızın en sözde nesnel anları bile
Seçiciyizdir
ve bu seçiciliğimiz bizi ve çevremizi yönlendirir
Bir şeyleri yüceltir
Diğerlerini küçültürüz
Bir şeyler önemlidir,
Diğerleri önemsiz
Sıralamadır belirleyici
Seçilen kelimelerdir,cümlelerdir,
Öne çıkartılan özellikler ve gizlenmesi yeğlenen yanlardır.
Yoksa kusura bakmayınız ama bir Can Dündar değil Atatürk'ün kusursuz bir heykel olmadığını kavramış yüce zeka
Hepimiz biliriz bunu
Hepimiz de isteriz ki aslında daha iyi anlayalım,tanıyalım,bilelim onu
Onun yüce insanlığını,
Onun muhteşem liderliğini,
Onun nasıl olup da Atası olabildiğini bir milletin

Bunları da bilmiyoruz henüz
Bunlar da sır
Bunlar da muamma fazlasıyla
Ama bunları anlatmayı seçmedi Can Dündar
Bizi bize hatırlatmayı,
güç vermeyi,
Cesaret vermeyi,
Atamızın hep yaptığı gibi elimizden tutup ayağa kaldırmayı seçmedi
O mutsuz Atatürk'ü seçti
Yalnız Atayı
Sıkıntılı
Bunalmış
hep "Bitmiş"

Acaba,
Atatürk hangi yönünün anlatılmasını
Hangi yönününü yaşatılmasını
"Hatırlanmasını"
İsterdi dersiniz?

Hadi yapıcı olalım,
hadi işlevsel,pragmatik,akılcı
O mutlu Atatürk'ü tercih ederdi,
Güçlü, yılmayan,umutlu, ama hep insan
O sadece annesi O'na Mustafa desin isterdi
Halkı zaten O'na Atatürk demişti bir kere...

11 Kasım 2008 Salı

Devrim Arabaları

Çok teşekkür ederim...çok teşekkür ederim... diye burnumu çekiştirerek gözlerimi sildiğim bir film fragmanı izledim. Sonunda yapmışlar!Sonunda DEVRİMin gerçek hikayesini anlatmışlar.Hani o kara günlerimizin mihenk taşlarından Devrim'in...Benim ülkeme, benim insanıma, benim insanımın aklına, kalbine, zekasına bıyık altından gülerek bakan karanlık kafaların, hani o Türklerden küfür edercesine "Türk" diye bahseden Türkler var ya onların, en büyük kozunu ellerinden almışlar. Devrimi ve inancı ve sevgiyi, ülke sevgisini anlatmışlar birileri...Ne de güzel etmişler...

Ama peki bize kim verebilir kaybettiğimiz inancımızı?Yılların ezdiği umudumuzu,heyecanımızı bizden çalınan?Kim iade edecek bir koca milletin gençlerine itibarlarını?Kim güç verecek,haydi devam et diyebilecek?Kim bizden çalınanları bize geri verecek? Kim kaldıracak yerden eğilmiş başlarımızı?

Kim avuçlarımıza tekrar çocuk heyecanlarımızı koyuverecek usulca?

M
ü
m
k
ü
n

m
ü
d
ü
r
?

6 Kasım 2008 Perşembe

tatmin anı: bi sabah elinde çayın, en yakın bayiden gazeteyi alıp yazını okumaktır,bir daha,bir daha,bir daha, her seferinde başka bir kimlikle...



Kutuplardan Kutup Beğen


Uluslararası İlişkiler teorilerinin belki de en zayıf noktaları olayları geriden takip etmek durumunda kalmalarıdır; olacakları önceden kestirmedeki başarıları son derece sınırlıdır. Tüm devletlerin akılcıl yapılar olduğundan, amaçlarının belliliği ve seçeneklerinin ise öngörülebilirliği düşüncesinden ilham alan Realizm paradigması dahi bu sınırlılığı paylaşmada bir adım ötede olmayı başaramadı; onun önceliği daha çok en az kelimeyle en fazla şeyi açıklayabilme iddiasından kaynaklandı.

Basit söylemli, kolay anlaşılabilir olduğundan ve en çok da “milli devlet”, “güç”, “bencillik”, “uluslararası sistem anarşisi” gibi zamanın asla eskitemediği terimlerle bezeli yol gösterici ve her daim iddialı cümleleri sayesinde bugün dahi, her seviyedeki uluslararası ilişkiler analizlerinde en çok başvurulan yöntemler Realist temelli paradigmadan ilham alanlarıdır. Onun bu önlenemez ve alt edilemez gücü diğer neredeyse tüm teorileri ona karşı kimi zaman cephe almaya, kimi zaman alternatif üretmeye, kimi zaman yalnızca eleştirmeye kimi zaman da onun söylemlerini/ terimlerini ödünç almaya itmiştir. Bugün uluslararası ilişkileri yorumlamaya çalışırken farkında olmaksızın kullandığımız bir sürü terim yine bu çekişme sonucu türetilmiştir. “ Her ne kadar 1989- sonrası kurulan tek kutuplu dünya düzeninden çok kutupluluğa geçişte Gürcistan’a Rusya müdahalesinin bir milat olduğu geniş çevrelerce dillendirilse de, 11 Eylül sonrasında ABD’nin hegemonya rolünden sıyrılıp ülke çıkarları temelli güvenlik stratejileriyle hareket etmeye başlaması ve Irak ile Afganistan’ı yasadışı olarak işgaliyle zaten tek kutupluluğun geçerliliğini yitirdiği de iddia edilebilir.” cümlesinde dünyanın durumunu nitelemede kullanılan “kutupluluk” terimi Neorealist akımdan gelen bir terim olup aslında Soğuk Savaş döneminin ne kadar da dengeli ve barışçıl olduğunu ispatlamaya yönelik olarak ortaya çıkmıştır. “Hegemonya” ise tam aksi yönde görüş bildiren Neoliberal teorisyenlerin favori terimlerinden olup Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu Amerika merkezli dünyanın nimetlerini anlatmak üzere Realizme bir bakıma alternatif olarak kullanılmıştır. Her iki akımda da içinde yaşanılan zaman önceki zamanlara da atıflarda bulunulup örneklemeler yapılarak isimlendirilmeye, tanımlanmaya ve açıklanmaya çalışılmıştır. Ne zaman ki bir şeyler umulduğu gibi gitmemiş, eski terimlerden kırpma yeni terimler üretilmiş, bu hızlı değişimlerden ötürü bir türlü eskiyemeyen (!) “yeni düzen”, “yeni dünya”, “yeni aktör”ler birbirini kovalamıştır. Bugün artık uluslararası ilişkiler teorisinde, diğer sosyal bilimlere kıyasla çok da uzun olmayan geçmişine rağmen, sayısız çeşitlilikte teoriye, terime, ideolojiye rastlamak mümkün. Fakat kendi içlerindeki nüans farklılıklarını ve ya ortaklıkları anlamak pek o kadar mümkün değil. İşte bu yüzden midir, yoksa başlı başına insan doğasını anlayıp yorumlamanın zorluğundan mıdır bilinmez iş dış politikaya gelince bilimle hayat bir türlü uzlaşamadı. Denilenler tutmadı. Beklenenler olmadı. Daha dün muhteşem Batı medeniyetinin eriştiği ve dünyayı lütfedip eriştirdiği seviyeyi müjdelemek üzere “tarihin sonu” diye kitaplar yazmakta sakınca görmeyen Francis Fukuyama’lar bugün Amerika’ya artık cümlelerini yüksek sesle tekrarlayarak diğer ülkelerden istediklerini elde edemeyeceği yönünde telkinlerde bulunabiliyor ve bu hiç de garipsenmiyor (1).

Belki de tüm bu karmaşanın altında yatan tek bir mesaj var, anlaşılmayı bekliyor. Belki de bu hep göz ardı edilen, önemsenmeyen, ikinci plana itilip sadece Birleşmiş Milletler genel kurul toplantılarında dünyaya mesajlar verilirken ezberden okunan kâğıtlarda yer bulabilen nokta: “ahlak”. Yerelde ve evrenselde birbirini tamamlayan değerler, ilkeler, gelenekler… Aslında özünde eşitlik ve adalet. Bu değerleri sözde olmaktan çıkarıp özümse(ye)meyen tüm uluslararası ilişkiler kuramlarının sonuçta uğradıkları hezimet ortak noktaları denebilir belki de. Evrensel düzlemde işletilen eşitsiz ve adaletsiz düzenin eninde sonunda dönüp kendisine sebep olanları vuracağını yüzyıllardır bir türlü algılayamamış bir dünya ve onun kendisi gösterişli içi boş kavramlarının bir türlü derman olamadığı yara budur belki de. Bir kutuptan ötekine geçip duran dünya düzeninin tek değişmez ve fakat dillendirilmez gerçeği belki de ahlak eksikliğinden kaynaklanan bu kaosun kendisi. Dünyanın en “barış” içinde olduğu iddia edilen Soğuk Savaş döneminde Afrika’da, Orta Doğu’da, Asya’da iç savaşlarda ölen milyonlarca insanın da hesaba katıldığı gün ancak döneme dair gerçek bir analiz yapıldığı iddia edilebilecek belki. Her gün Amerika’ya dünyadaki eski gücünü kazanması için öneriler sunan her görüşten akademisyen, düşünür, yazar bu işgal yüzünden yetim kalan 5 milyon çocuğu hesaba katmadıkları müddetçe dünün çok güvenilen hegemon abisinin bugün nasıl olup da hiçbir sözü iyi niyete yorulmayan bir devrik hegemona dönüştüğü sorusunun cevabını bulamayacaklar belki de. Singapur Üniversitesinden Kishore Mahbubani’ nin Financial Times gazetesindeki makalesinde de belirttiği gibi, Rusya’yı Gürcistan Savaşı’nda özelde Amerika, genelde ise Batı karşısında en güçlü kılan kozu, Condoleezza Rice’ın ağzında acıklı bir şekilde komik duran “egemenlik, insan hakları, özgürlük ve demokrasi” gibi söylemlerdi belki de (2). Tüm dünyaca kutsal sayılan bu gibi değerlerin kötü niyetler ve yanlış hesaplar sonucu izlenen politikalarla bugün adeta korkulur hale getirilmesiydi belki de yapılan en büyük hata. Bugün dünyanın gözündeki Irak’ı anlamak ve anlatmak için kullanılabilecek şu sorudaki gibi: “ Demokrasiden sonra hayat var mı?”

“Ahlak” başlı başına önyargıları da içinde bulunduran bir terim. Öyle ki kaynağı din ve dolayısıyla din kitapları olduğu varsayılarak sanki bilimin her türlüsünden uzak tutulması gerekir gibi bir yanlış yaklaşıma her alanda rastlamak mümkün. Oysa ki bilimin her türünün özünde insan olup onun doğası, onun ihtiyaçları ve onun algısıdır bireylerin, kitlelerin ve dünyanın kaderini çizen. Sırf bu noktadan yola çıkarak bile tüm bilimleri dine ve kitaplara dayandırmak sadece bir tercih meselesidir. Ahlak için de geçerli olan budur. İsteyen ahlakı Tanrı emrine, dileyense insan tecrübesine dayandırır ve hepsinde de aynı sonuca varılır: ahlakın gerekliliği. Pozitivist teorilerde fazla yer bulmayan ahlaki yaklaşımlar, insanın sosyal bir varlık olmaktan çıkarılıp makineleştirerek anlaşılamayacağının takdiriyle beraber belli ölçüde terkedilmiş ve insan kendi öznelliği içinde değerlendirilmeye çalışılmıştır. Fakat tüm bu çabalar hala yeterince gelişip tüm dünya insanlarının hayatını olumlu şekilde etkileyecek teorilere dönüşememiştir. Bugün hayatımızın her alanında bu eksiklik üzerine kurgulanmış bir yanlış felsefenin sıkıntısını çekiyoruz. Ülkeler arası ilişkiler de bu temelsizlikten paylarına düşeni elbette alıyorlar. Ahlaki yönü yeterince sorgulanmayan bir düzensiz düzenin bir kutbundan diğerine sürükleniyorlar. Bu kaotik statüko devletleri ileriyi göremedikleri bir sis bulutunun içinde günü kurtarmaya yönelik kararlar almaya itiyor, diğer ülkelerle tüm evrenin ortak çıkarlarını güden karar alma mekanizmalarını işletmeleri gerekirken, kaos ortamının yarattığı korku ortamı ve tehdidi kestirememe hissi onları bu yönde adım atmaktan alıkoyuyor. Güven yerine korku, işbirliği yerine bencillik, geleceği yaratmak yerine bugün ayakta kalmak söz sahibi oluyor. Sonrasında yapılan kaçınılmaz hataların kökeni aranırken de kimsenin aklına ahlak sorgusu yapmak gelmiyor. Her düzeyde her adımımızın belirleyicisi olan “iyi”, “kötü”, “doğru”, “yanlış”, “güzel” ,”çirkin” gibi kavramlarken, kitleler adına karar verilirken bu kavramların başlı başına ahlaki kavramlar olması dahi ahlakı hesaba katmayı akla getirmiyor. Tarih tekerrür etmek zorunda kalıyor.

Her ne kadar doğası gereği nesnelliği içinde barındıran ahlaki yaklaşımı teoriye dökmek etmek güçse de, bugünün kimilerince tek kalemde “global”, başkalarınca “tek kutuplu” ya da “çok kutuplu” dünyasına bu gözle bakmak ve dile getirilenleri örnekleyerek açıklığa kavuşturmak daha da mümkündür sanıyorum.

Bu doğrultuda sözü edilebilecek belki de en güzel örnek Amerika’nın uzunca süredir çırpınıp en sonunda içine düştüğü, bunu kabul edip adeta dünyanın gözleri önünde her gün defalarca Nobel ödüllü profesörleri, maliye bakanları, IMF ve ülke yöneticilerince aracılığıyla günah çıkardığı kriz sürecidir. Düne kadar sınırlı birkaç sivil örgütü ve akademisyenin dışında pek de kimselerin aklına gelmeyen gelir ve hak eşitsizliği konuları gündemin merkezine oturuvermiştir. Bush yönetimine yöneltilen eleştirilerin büyük çoğunluğu ahlaki temellidir. Açlık, fakirlik, eşitsizlik yeni olgular olmamalarına rağmen ancak sonuçları dünyanın zengin azınlığını da vurunca dillendirilir olmuşlardır. Düne karşı milli devlet varlıklarını korumak için çırpınanları çağın gerisinde kalmakla suçlayan düşünce bugün zararı karşılamak adına devleti kutsamak noktasına gelebilmiştir. Fakat ne ki kaygılar hala tek yanlıdır, günü kurtarmak telaşıyla dillendirilmektedir. Her ne kadar dün küçümsenip kalın uluslararası ilişkiler kitaplarında minik kutucuklar içinde tanımı verilen “sürdürülebilir küreselleşme” gibi kavramlar bugün yöneticilere reçete olarak sunuluyorsa da temel kaygılar tek yanlı olmaktan kurtulamamıştır. Hala bu dünyanın “diğerleri” vardır ve onlara ne olduğu o kadar da önemli değildir.

Jeopolitik dengeler sorunsalına gelindiğinde de benzer yönde bir tablo karşılıyor bizi. Yine düne kadar dünyanın biricik kutbu olan Kuzey Amerika bugün bazı yabancılarla kutbunu paylaşmak durumunda kalmanın sıkıntısını çekiyor. ABD’nin gözünde Putin öncesi dönemde Batı yanlısı sevecen bir devlet olan Rusya, Putin’le beraber siyaset değiştirip petrol fiyatlarının bir anda artmasının da verdiği konjektürel güçle iç yapılanmasını yenileyip bugünün yeniden saldırgan diye nitelenen Rusyasına dönüşüverince işler değişti. İşin belki de daha da çetrefilli olan diğer kısmı Rusya’nın, ABD’nin nicelerdir ana kâbusu olan Çin ile girdiği sıkı ittifak ve bunun ürünü olan ŞİÖ’ dür. Zira Soğuk Savaş zamanında düşmanı belli olan ABD’nin işi çok daha kolaydı, bugünse cepheler bir değil çoktur. İşin ilginç yanı ise 11 Eylül sonrasında ABD’nin düşman kotasının zaten “İslam” la doldurulmuş olmasıdır. ABD’nin tüm bu noktalardaki tutumu ekonomidekinden farklı olmamakla beraber insani anlamda stratejik olmaktan çok uzaktır. Joseph Nye’ın yumuşak gücü ile Sovyetler Birliği’ni dağıtan Amerikası artık bu tarz bir güçle anılmaktan çok uzak bir noktadadır. Şüphesiz ki ABD’yi bu duruma getiren hatalar Rusya ve Çin tarafından dikkatle takip edilmiş olup yansımaları dış politikalarında görülebilir. Çin zaten her zaman istikrarlı dış politika değerlerini sürdürüp diğer ülkelerin iç işlerine karışmamayı kendine adet edinmiştir. Her ne kadar bu tutumun onun kendi içindeki azınlık (Doğu Türkistan ve Tibet) sorunlarından kaynaklandığı iddiası doğrulanabilirse de dış politikada istikrar ve diğer ülkelerin hassasiyetlerine saygı duymak her zaman için fayda sağlayacak sonuçlar verir. Zira bu iki kural evrensel değerlere örnektirler. Bugün Rusya’yı yeni aktif dış politikasında motive eden en önemli faktörlerden birinin de uzun zamandır halkın ve yönetimin içinde bulunduğu aşağılanma ve saygı duyulmama hisleri olduğu bilinmektedir (3). Bu yüzdendir ki Rusya yavaş ve fakat emin adımlarla gücünü yeniden toplamış ve kendisini kuşatan ABD ve AB ‘nin NATO güçlerine karşı direnme yoluna gitmiştir. ABD kendi dış politikalarını diğer ülkelerin değerlerine, hassasiyetlerine ve beklentilerine rağmen, söylemde küresel fakat eylemde bireysel yönde şekillendirme girişimlerinin cezasını ağır ödemektedir. Maalesef aynı zamanda da tüm dünyaya bu bedeli ödetmektedir. Aynı noktadan hareketle yarın için Rusya, Çin ve ya başka bir güç de kendi kararlarından etkilenen ülkelerin de çıkarlarını gözetmeksizin politikalarını şekillendirme yoluna gittiğinde uzun vadede olumlu sonuçlar alamayacaktır denebilir. Zira İngilizcede “consent” olarak geçen terimin belirttiği gibi, başka ulusların ve kendi halklarının rızasını almadan hareket eden güçlerin, kısa süre sonra bu güçlerinin tartışmaya açıldığı deneyimlerle sabittir.

Belki de tüm bu süreçlerden geri kalan en büyük yıkıntı kendi içlerinde yüzyıllardan bugünlere getirilmiş değerleri taşıyan “demokrasi”, “bağımsızlık”, “işbirliği” ,”insan hakları” gibi kavramların içlerinin boşaltılmasıdır. Yine tecrübeyle sabittir ki bu kavramların içleri boşaltıldığında yerlerini doldurmak için talip olanlar ancak radikal eğilimler olmakta ve maalesef taraftar bulmaları da kolay olmaktadır. Bireyleri ve toplumları radikalleşmeye itmemek herkesin sorumluluğudur, ama öncelikle “kutup” olarak nitelendirilen dünya liderliği taliplerinin.



Dipnot

1)Fukuyama, Francis. “Russia and a new democratic realism” Financial Times, September 2 2008
2)Mahbubani, Kishore “The west is strategically wrong on Georgia” Financial Times, August 20 2008
3)Blank, Stephen J. “Towards a new Russia Policy” Strategic Studies Institute, US Army War College: February 2008.

bir küçük mum aydınlatıverince ucu yok sanılan karanlıkları

Bir aylığına staj yapmak için girmiştim büyük bir heyecanla TÜSAM'a.Türkiye Ulusal Güvenlik Stratejileri Araştırma Merkezi.İsmi gibi heybetliydi kendisi de gözümde. Bugün hala da öyledir.Haftada 2 kez oval bir masa başında tüm yazarlar toplanır gelişmeler konuşulur gelecek sayısı planlanırdı Strateji'nin.Önce en sağ başta oturan Erdal Paşa konuşurdu, Paşam diye hitap ederlerdi ona. Doğu'da ne olup bitmiş onları anlatırdı. Herkes bölgesinde olan biteni anlatırdı gerçi ama o farklıydı, o anlatırken yaşardı.Gözleri uzaklara bakardı, yüzünde acılı bir ifade belirirdi. Ellerini ovuşturudu bazen,bazen elimizden bir şey gelmiyor ki anlamında açardı iki yana. Ama baki olan yüzüne yansıyan acısıydı içinin.Karasıydı. Bilmenin ve yine de bir şey yapamamanın. İntikamı alınmamış gencecik canların ellerinde son bulan. Bir gün odasına gittiğimde ayrılmadan TÜSAM'dan bana da söylediği gibi ellerinde şehit olan 79 canın, 79 evladının...Kanı yerde kalmış nice gencecik hayatın...

Odasına gidişim bu acıyı görmemden sebepti her gün. Demek istemiştim ki ona Paşam üzülme bu kadar.Biliyorum acı çekiyorsun, hergün bunun mücadelesiyle yaşıyorsun belki, böyle yatıp böyle kalkıyorsun eksik kalmış hayatına. Ama yine de bükme boynunu, çünkü senin boynun dik kalsın diye, bizim boynumuz dik kalsın diye veriliyor nice canlar Allah yolunda, öyle değil mi?Biz onurumuzla yaşayabilelim diye, adımızdan aidiyetimizden ötürü kimselere hesap vermeyelim diye, bu topraklar Atalarımızın bize emanetidir nihayet, gitmesek de görmesek de bizimdir Doğusuyla Batısıyla Dünyanın ortası bu coğrafya diye, elleri nasırlı analar bizim anamızdır ve kara tenli dedelerin sıcacık elleri bizim kalbimizdir diye...Katlanırım da nice hainliğe etrafımda biri bin para ,işte bir siz böyle boynunuzu bükünce yıkılıyor başıma dünya be Paşam diye...Ellerini tutmak istemiştim aslında, acısından belki bir nebze olsun kendime alıveririm o bir nebze olsun soluklanıverir diye umarak.Bir azcık da umut olur mu bu genç heyecanım ve bitmez inancım acaba onun kahrına diye...

Düşünüyorum, aklıma geliyor. Kızıyorum,üzülüyorum. Bir yandan da diyorum ki, e sen nerden çıkardın ki adil bir hayat beklediğini seni?Kim vaadetti ki bunu sana?Ne Yaradan ne insan vaadedebilir ve ya eder miydi ki?İşte o yüzden bir savaştır akıp giden her daim verilen, ve eğer ki hala dönüyorsa dünya bence Erdal Paşa gibilerin yüzü suyu hürmetinedir.Yoksa senden benden değil ya.Benim demokrasiden,bilimden,nesnellikten her gün dem vurup da iş halkını dinlemeye anlamaya gelince dudak büküveren,bıyık altından gülümseyip hor görüveren afilli hocalarım hatrına değil ya!Başkalarına hayran kendi çocuğuna yabancı bu koca güruh hürmetine değil ya...İşte yüzü aydınlık kalbi kocaman göğüsleri taştan siper az ama öz bir kaç Erdal Paşa uğruna, Aydın Hoca sayesinde, Arslan Abi sağolsun.

Yoksa sen ben kimiz ki?

"Cumhuriyet / Strateji - 760 Biksi makineli tüfek ele geçmiş teröristlerden, yanında 507.030 adet mermi. Sadece bu mu? 54 uçaksavar ile 176.771 adet mermisi, 151 havan, 1.559 roketatar, 46 bomba atar, 341 Kannas Keskin Nişancı Tüfeği ve 11.000 mayın. İsterseniz önce şu silahlara bir bakalım, sonra teröristi konuşalım. Silah demek para demek ve de uluslararası kaçakçılık demek, nasıl oluyor bu iş, nerden geliyor bu para? Öyle ya, gitsek, bize kim verecek bunca silahı, bunca cephaneyi. Peki ya para? Bakın katil Öcalan, ifadesinde ne diyor:“Avrupa’dan yılda 30 milyon mark aidat toplanıyor... Gruplar gümrük adı altında kaçakçılar ve tüccarlardan para topluyorlar... Zagros (Şemdinli Üçgeni) kendini finanse ediyor. Gümrük vergisi alınıyor... Herkesten gücüne göre bağış veya vergi adı altında para toplanıyor... ’’



Değişen ne?

İmralı’da yatan katilin 9 yıl önce dediği gibi, bugün de İran ve Irak sınırında kaçakçılardan gümrük adı altında para toplanıyor. Avrupa’daki işçilerimizden haraç alınıyor. Silah kaçakçılığı devam ediyor. Halktan bağış diye zorla para alınıyor ve PKK uyuşturucu kaçakçılığını organize ediyor. Nasıl olur bu, diyorsunuz içinizden ama dediğinizle kalıyorsunuz. Oluyor işte bunlar! Nasıl mı? Bir bakanımıza kulak verelim: Doç. Dr. Hüseyin Çelik. Yer Türkiye Büyük Millet Meclisi:

“Değerli milletvekilleri, hayvan girişleri, başta Şemdinli, Yüksekova ve Başkale olmak üzere tüm İran ve Irak sınırları boyunca olmaktadır. Biraz önce de belirttiğim gibi, İran, Afganistan, Hindistan, Pakistan gibi ülkelerin hastalıklı hayvanları, İran ve Iraklı tüccarlar tarafından sınırlarımıza getirilmekte ve bazı Türk vatandaşları tarafından burada satın alınmaktadır. Bu hayvanlar yurda girişte, sınırlarımızın karşı tarafında PKK’nın üç beş kişiden oluşan gümrük merkezlerinden geçmekte, bu geçişte de PKK’ya, hayvan başına ödenen fiyatın yüzde 10-15’i oranında bir para ödenmektedir. Bu yolla, PKK’nın, sırf geçen yıl topladığı para mevcudu 30 trilyon lirayı aşmıştır. Özellikle, bölücü örgütün son yıllardaki finans kaynağı hayvan kaçakçılığıdır.”

Diyor ki bu milletin vekili, milletin bakanı sizi şehit eden mermilerin, silahların nasıl ve nereden alındığını biliyoruz. Peki, soru şu o zaman; biliyorsunuz madem, neden önlemiyorsunuz?

Yine kesin olmayan rakamlara göre, 1987-2001 yılları arasında teröristlerle güvenlik kuvvetleri arasında çıkan silahlı çatışmada; 23.473 terörist ölü, 3.196’sı ise sağ olarak ele geçirilmiş, 2.381 terörist teslim olmuş. Yaralı olarak ele geçenlerle bu rakam 29.671’e ulaşıyor. Büyük bir rakam bu, çok da önemli. Soru şu: Kim bu 29.671 kişi? Irak’tan mı geldi, yoksa İran’dan mı? Hayır! Saymayın üçü beşi, bunların hepsi içimizden çıktı. Nasıl mı?

Bunların hepsinin aynı gün terörist olduğunu düşünmüyorsunuz, değil mi?

Öyleyse yıllara bakalım. Örgüt ne zaman kuruldu? 1978.Yıl 2008, katılımlar halen devam ediyor. O halde diyelim bunlar tam 30.000 olsun. Aradan geçen yıl sayısı 30. Demek ki her yıl 1.000 kişi katılmış örgüte. Eh, bu sonuç normal! Sonra hepsine de katılım demeyelim; bunun içinde cebren kaçırılanı var çocuk yaşta, kandırılanı var cahil, iş bulma umuduyla gideni var. Bunları düşerseniz karşımıza taş çatlasa bin kişi çıkar. Kemikleşmiş kadro bu! Demek ki onca yıl, şu bin kişiyle baş edememişiz biz!

Şimdi soracaksınız, bu kadar kişi nasıl kandırıldı, nasıl kaçırıldı? Göçleri unutmayınız, işsizliği, eğitimsizliği, aşireti. Bir de bunlara seçtiklerimiz ve onların atadığını ekleyin yani otorite kaybeden yöneticilerimizi, saygınlığını ve de halkın güvenini yitiren devletin adamını. Eh! Bu sonuç da normal! Hâlâ Türk bayrağının dalgalandığına şükredelim.

Gerçekten ne olup bittiğini bilemedik mi? Bildik de söylemedik mi yoksa?

Yıl 1992. Yer Şemdinli. Güvenlik güçlerindeki silahlar: G-3 Piyade Tüfeği, MG-3 Otomatik Tüfek, 89 mm. Roketatar ve tabanca, esas itibariyle bunlar. Teröristlerdeki silahlar: Kaleşnikof Piyade Tüfeği, Biksi Otomatik Tüfek, RPG-7 Roketatar, Kannas Keskin Nişancı Tüfeği.

Karşılaştıralım ikisini, terörist ağır basar. Doğru değilse söylediğimiz, teröristlerin yıllar önce kullandığı silahları biz şimdi niye satın alıyoruz ki? 89 mm.lik roketatarımız yok artık. Kullanmıyoruz, ya hurdaya gitti ya da depoya. Yerine RPG-7 var. Yani teröristlerin roketi! 92’den sonra bolca Kannas aldık, Çin’den Rusya’dan, Biksi ile beraber. Bunlar da teröristlerin kullandığı silahlar. Biraz garip değil mi? Üstelik acı. Bir yandan terörist hep bir adım ilerde, diğer yandan hep aynı yerlerden alışveriş yapıyoruz. Merak ediyorum inanın, ölürken kimler seyrediyordu bizi?

Hudutlarımız açık, gelen geçiyor, giden geçiyor. Asker hududu koruyamaz, etten duvar örmekle hudut korunur mu hiç! Hududu korumak sistem işi! Sadece uyuşturucu olsa iyi. Aklınıza ne gelirse Van ve Hakkâri’den geçer. Kaçak, terörü finanse etti, sormadılar mı hiç, nereden gelir bu kara para diye? Kaçağın terörü finanse ettiğini, ama gerçek anlamda terörü beslediğini biliyor muydunuz? Peki, kaçaktan alınan her yeni liranın bize mermi olarak döndüğünü?

Peki ya teröristle kaçakçının hudutta buluştuğunu? Ya kaçakla mücadele edenin karakolunun basıldığını? 91’de onca terörist, niye Feyzullah’ın Samanlı Karakolu’na saldırdı dersiniz?

Katil Öcalan niye, “Yüksekova ve Başkale bizim için önemlidir” diyor? Biliyorsunuz demek! Ya da bilmiyordunuz öyle mi?



Devlet nedir?

Şimdi bize diyeceksiniz ki, şehitler ölmez!

Peki, siz değil miydiniz ütülü ve koyu renk elbiselerinizle şehit törenlerine gelen ve de giden! Sormadınız mı hiç kendinize bu şehit neden şehit! Her gün al bayrağa sarılı tabutları kara toprağa gömüyoruz, gün geçmiyor şehit haberi almadan. Çanakkale olsaydı, biz de derdik aynısını. Biz herkesten önce bağırırdık Sakarya olsaydı.

Anladım, siz bize diyeceksiniz ki; vatan bölünmez!

Siz değil misiniz Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı? Masa üzerinde haritaların nasıl çizilmiş olduğunu da mı görmediniz? Kaybettiğiniz otoriteyi katillerin nasıl ele geçirdiğini de görmüyorsunuz değil mi? Göz göre göre vatanı bölüyorsunuz

Peki ya adına demokrasi deyip devleti ayağa düşürmenize ne demeli? Kapalı kapılarınız bile kalmadı, söküp attınız bir bir! Sahi siz, devlet nedir, bilir miydiniz?

Şimdi de bize diyeceksiniz ki; kahrolsun PKK!

Ama PKK kahrolmuyor. PKK mafya oldu artık haraç alıyor. PKK ağa oldu artık hem de kaçak! Siz dediniz değil mi, gel masaya oturalım diye? Kime? Şimdi bir umut da verdiniz!

Sahi siz terör nedir bilir misiniz? Ateş hiç size düşmedi değil mi?

Peki ya sizce devlet nedir?

Devlet, gece korkusuzca uyumak, sabah yeni güne başlamanın mutluluğunu hissetmek, demektir. Şemdinli’nin Konur köyünde buz gibi ayranı subaşında içmek, Van’ın Gürpınar ilçesi Oğuldamı köyünde tereyağında kırmızı benekli alabalığı yemek, Çatak Yukarı Narlıca’da Uzuntekne’nin otunu kesmek demektir.

Teröristten vazgeçtik. Bulursak çaresini insanı insanca yaşatmanın, onlar kolay. Kaçaktan vazgeçtik; hudut da bizim, kaçak da bizim, bulursak çaresini insanı insanca yaşatmanın, bu da kolay.

Her şey tamam peki, halkımız ne olacak! Canımızdan da vazgeçtik diyelim hep şehit olalım, peki devlet ne olacak? Son yirmi yıldır devlete güvenen kaldı çaresiz.

Sizce kader mi bu? Hayır!

Kimden medet umacağız?

ABD mi, İran mı bize yardım edecek? Hayır!

Yoksa İsrail’e mi kaldık? Hayır!

O zaman özümüze dönelim ve bize bizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini anlayalım artık! Biz gücü halkımızda arayalım, başkasında değil!

Yüreğimizi ferah tutalım; hudutlar korunur, kaçak da önlenir, terör de önlenir terörist de. Açlıkla, işsizlikle de baş ederiz. Ama eğer ki halkı anlamazsak, halkın yanında olmazsak, uzaktaki köy bizim köyümüz demezsek, canlar bizim canımız giden de gelen de bizim demezsek, işte o zaman korkalım. O zaman uyumayalım, kabus görmemek için! Hem de hiç uyumayalım, emin olmadığımız bir yarına başlamamak için!

Asıl merak ettiğimizse bu hesap kimin ve soracak kim?

Erdal Sarızeybek-TUSAM İç Güvenlik ve Terör Danışmanı"

14 Ekim 2008 Salı

bozuğum sana dünya, görünme gözüme bu ara

Öyleyim. Gerçekten bozuğum. Yanlış yapıyorsun bence, kırıldım artık. Alttan almaktan yoruldum seni dünya, çünkü değişmeye niyetin yok. Umudumu tüketiyorsun,yüzümü düşürüyorsun artık iyice yere. Anlayışım neredeyse kalmadı sana karşı ,bir köşeye ayırdığım zor zamanlar için bile.

Öyle yakıyorsun ki bazen canımı...

Yeter,yapma artık. Kıyma masuma, kayırma arsızı diyorum,oralı değilsin. Birilerinin hatasının bedelini suçsuza ödetmekten bıkmadın. İçim kaldırmıyor izleyip izleyip de bir şey yapamamayı artık. Her şeyin bir sebebi var, sabırlı ol, göreceksinlerin de avutmuyor artık. Zira güvenmekten vazgeçiyorum sana sanki her seferinde. Ruhumdan ayrılır gibi; iyi niyetlerimin ellerini elveda diye sımsıkı tutup sıkar gibi; elimde değil olsa sizi bırakmazdım ki diye gözlerimi kocaman açar gibi, acıyla yutkunur gibi sonra...Yapma dünya,yapma.

İnanmak, gözü kapalı inanmak ve sineye çekmek sonra. Benden beklediğin bu mu?Nasıl kaldırsın içim? Bakıyorum etrafıma ışığından sebeplenmek için bir nebze olsun, hep hüzün, kızgınlık hep,küskünlük. Küstürmüşsün. Bilemiyorum,sen mi doğrusun, insan mı yoksa vicdan mı. Ama bil ki fazla gücüm kalmadı. Güzel olan ne varsa çirkinlikle bulamana gönlüm razı gelmiyor artık bilesin. Buncası çok bana, çok.

Sen ne dersen de, bence daha iyisini yapabilirsin. Bunca acı, bunca keder, bunca kan ve bunca ah inan sana bile çok dünya. Sana bile çok.

Yapma dünya. Yapma.

25 Eylül 2008 Perşembe

mana

Manası yoktur yok

Yok bu alemin

Manası yoktur yok

Yok bu gafletin...

Nicedirler düşünmedeyim...Derin derin düşünüyorum,sorguluyorum kafamda. Yerimi,yurdumu,fikrimi,derdimi,bildiğimi,çözemediğimi...Ne işe yararım,ne iş yaparımı.Beni rahatsız eden bu tonla şeyle nasıl mücadele edebilirimi,verilen mücadeleye nasıl ve neresinden katkıda bulunabilirimleri düşünüyorum.Kendimi konumlandıramıyorum,kendimi buluverdiğim mekanlar,muhattap oluverdiğim insanlar benim kaygılarımı paylaşmıyorlar, onlardan öğrenmem gereken şeyler olması bana söylenirken onlar benim örnek alabileceğim insanlar olmaktan uzaklar, hayranlık duyduklarım ise sanki başka dünyanın parçaları.

Bir yol çizmek ve  gözüm kapalı ilerlemek istiyorum en başından beri. Çalışmakla derdim yok,biliyorum yeterince çabalarsam hallederim. Ama ne için çalıştığımı bilmek, doğru adımlarla ilerlediğimi teyit etmek, doğru yerde olduğumu içime sindirmek zorundayım ki içim rahat olsun. İşte bu bir türlü olmuyor,olamıyor.Ben hep sığamıyorum,ben hep şaşkınım,içime sindiremiyorum. O yüzden gönül rahatlığıyla üretemiyor,paylaşamıyor,anlatamıyorum. Her ders çıkışında düğümlenmiş sorularım var dilimin ardında, "ama"larım, "fakat"larım içimde kalmış..Başım ağrımış biraz düşünmekten, sıkmaktan kendimi düşünürken, canım sıkılmış bir de çokça duyduklarımdan ötürü. Böyle olmak zorunda mı? diye sorarken kendime defalarca altını doldurarak farklı konu başlıklarıya bitivermiş ders. Kafası rahat genç grup dağılıvermiş şen şakrak bahçeye. Sorularım,kaygılarım,sorunlarım ve ben kalakalmışız güruhun ardında.Hep böyle olmamışım,sığmamışım...

Şimdi düşünüp düşünüp aynı sonuca varıyorum. Belki de diyorum yanlış yerde arıyosun sorularına cevapları,belki ondan bu karmaşanın bitmezliği. Okumalısın kızım diyorum o zaman yine yeniden. İkinci bir yol arama boşuna,okumalısın. Çünkü tek kaynağı yok öğretinin, tek yerde değil bilgi,tek çıkış yok huzura. Belki de hiç yakınlaşamayacağım huzura...Ama okumak işte, bir o çare olabilir derdime. Biliyorum. Yorulunca hayatın adaletsizliğinden,insanın insana zulmünden aç Kuran oku. Üzülünce ülkene yapılanlara,ülkenin çocuklarına için yandıkça o hırsla aç siyaset oku oku.... Bazen insanlığını özledikçe, geçmişi anınca,güldüğün,sevindiğin,umutsuzluk nedir ozamanlar henüz tatmadığın zamanlara dalıp gittikçe şiir oku,öykü oku. Şaşırırsan olup bitene aç tarih oku,gör aslında yeni bir şey olmadığını insanın dünyasında insana dair.Yolunu şaşırınca kafan bulanınca aç Atatürk'ü oku, için yeşillensin,gücün geri gelsin. Hep oku. Sonra en iyi yapabildiğin işi yap, yaz. Daha çok daha çok üret. En güzelini en dişlisini en anlaşılırını sen üret ki bir işe ben de yaradım şu hayatta diyebilesin. Doğruyu yaz ki hiç tanımadığın birilerine yarına çıkmaları için umut olabilesin. İşini iyi yapabilesin.Başka yolu yok...

Başka yol yok.

16 Eylül 2008 Salı

bazı yazıları paylaşmak gerekir, bu bir sorumluluk gereğidir

Onlara dair bir yazı.
Bilirsiniz işte, "onlar", şu heryerde, her cümlemizin ardında, her hareketimizin zemininde, her duygumuzun bitip akıl yürütmelerimizin başladığı yerde nöbetteki işgalcilerimiz...Onlara dair,bize dair onlardan geriye kalan bir de...
Ama yine de umutla, sevgiyle ve nice iyi niyetlerle, çünkü insan kalmak bir seçim değil bizlere; kaderin ta kendisi...


"
Onlar, onlar, hep onlar

Görünen o ki, bugünlerde Türkiye’de yaşananlar kimseyi şaşırtmıyor. Türk askeri kendi sınırları içinde bir terör belası ile mücadele ederken, işgal ettiği Irak topraklarında ABD ordusundan fazla kayıp veriyor. Ülkenin yönetimine soyunan siyasi partiyi dış güçler finanse ediyor, kurduruyor, koruyor ve kolluyor. Ülkeyi koruyacak ve kollayacak komutanların belirlenmesinde de gene onlar etkili oluyor, onlara yakın olanlar seçiliyor. Dış politikamızı onlar kararlaştırıyor. Ekonomimize, memurumuza verilecek zamma, emekli maaşlarına hep onlar karar veriyor.
Bütün kararlar onların...
Onlar ayrıca yasalarımızı da beğenmeyip kendilerine göre değiştirecek bir taslak hazırlayıp elimize veriyor. Bizimkiler de ellerindeki taslakla iş yapıyor gibi Meclis’te yasa çıkarıyor. Onlar hangi silahlara sahip olmamıza, uçaklarımızın hangi düşmana ateş açmasına, bizim hangi teröristi yakalamamız gerektiğine karar veriyor. Onlar hep sıcak istihbarat veriyor, ama ne hikmetse 200-300’ünü çevirdiğimiz teröristleri bir türlü yakalayamıyoruz. Onlar askerlerimizin kafasına torba geçiriyor, ama komutanları torbacıları çok seviyor. Onlardan gelen istihbarat ve takvim ışığı altında vatanseverler, bir kurgu bilim uyarlamasına benzeyen senaryolarla tutuklanıyor.
O zaman insanın aklına neden
“Egemenlik kayıtsız şartsız onlarındır” diye ilan etmeyelim sorusu geliyor. Onlar işkence yapar, adı terörle mücadele olur, onlar yasaları, ifade özgürlüğünü, haberleşme ve seyahat özgürlüklerini ihlal eder, savaş hali denir, onlar soykırımı yapar, savaşta her şey olur derler, onlar fikir özgürlüğünü savunanları ezer, ama bize, siz her türlü aykırı görüşe saygı gösterin derler. Onlar bizim iç siyasetimizin içinde yaşar, mahkemelerimizi izler, ara sıra fırça atar, Diyarbakır’ı mesken tutarlar ama Quantanamo’nun yakınından adam geçirmezler.
İşine nasıl gelirse!
Onlar, yobazlığı ve şeriatı ikiye ayırır. Onların desteklediği şeriat ile karşı oldukları şeriat vardır. Mesela kafa kesmek Suudi Arabistan’da normaldir, ama İran’da kötüdür ve insan haklarına aykırıdır. Aynı şekilde Suudi Arabistan’da kadınların taşlanarak öldürülmesi normaldir ve yasaldır ama İran’da vahşettir. Onlar kendi çıkarları için Afganistan’da El Kaide’yi, Taliban’ı yaratan odaklardır ama her zaman olduğu gibi şimdi bu silahlar kendilerine dönmüştür.
Demokrasi ve çoğulculuktan söz ederler, ama çoğunluk olmayan görüşleri desteklerler. Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu prensibi uygulayanlar rektör seçiminde çoğunlukların seçtiklerini seçmez. Memleketi ziyaret edecek olan İran’ın lideri Atatürk’ü ziyaret etmem der, Dışişleri Bakanı küçük bir ayrıntı diye geçiştirir. Ama İran’ı ziyaret ederken onların kurallarına uyar, kadınların kafası örtülür.
Enflasyon, almış başını gider. Memur, işçi, emekli sersefil. Ülkenin ekonomi ve maliye bakanları neredeyse pasta yesinler diyen Fransa Kraliçesi Marie Antoinet havasında, sanki o bu işlere bakmıyormuş havasında. Yalnızca çocuklarının yem fabrikalarıyla ilgilidirler. Kıbrıs’ta taviz veren onlar, Ege’de Yunanistan’a taviz verip sirtaki çaldıran onlar. Ermeni tasarısına ve Ermenistan’a sırnaşan gene onlar. Ha birde bu arada sanırsınız, ABD-İran ve ABD-Suriye ile Suriye-İsrail ilişkilerini onlar çözüyor. Yok, canım karısından gizli sevgilisini arkadaşının garsoniyerine atan çapkın rolünde Amerika sürekli bizim yatak odasını kullanıyor. Bizim bir rolümüz sözümüz falan yok.
Bizim rolümüz!..
Bizim dış politikamız yok ki. Peki, bunları döktükten sonra, hep onlar, onlar diyorsun ya biz, ya biz neyiz diye bir soru aklınıza gelebilir. Kusura bakmayın ama biz onların yanında mendil satmak için turistlere askıntı olan çocuklara, tarihi yerlerde ve Kapalıçarşı’da mal satmaya çalışan, yalvaran satıcılara benziyoruz. Hoş artık satacağımız bir şey de kalmadı ya elimizde, hepsini aldılar. "


Yeniçağ-Savaş Süzal



11 Eylül 2008 Perşembe

"çare" diye şarkı sözü olursa


Ebrusundan Naimisine,
8mart2008 Cumartesi şarkısı =)
Bişiye benzemiştir inşallahlarımla...



Çare

Yine de çare değil
Sinmişliğine ruhuma

Dünya derler, kocaman dünya
Çokça mavi, yer yer sarı
Kan kırmızı bir de görünmez sınırları
Ama bana sorsalardı
Onun gözlerindedir derdim varsa da bir anlamı

İşte yine de çare değil
Sinmişliğine ruhuma

Yarın derler, upuzun yarın
Çokça umut yer yer sıkıntı
İnanılırmış ona, gören olmamışsa da daha
Ama bana verselerdi
İlle de yanında isterdim ellerini

Bak yine de çare değil
Sinmişliğine ruhuma

Zaman derler, şifaymış zaman
Çokça yelkovan yer yer kum tanesi
Bilmem ki hakikaten var mı sarmışlığı hiç bir yarayı
Ama benim yüreğimin tık sesleri
Onun gözlerinin güneşe bir açılışıyla bir de kapanışı arası

Ondan ya çare değil
Sinmişliğine ruhuma

samimiyet

Sizin için de böyle mi bilmem,ben nicelerdir huzuru unuttum. Başarmıyor değilim, yalnız değilim, sevilmiyor sayılmıyor,bilinmiyor değilim. Ama huzur başka türlü bir şey. Huzur bir bilinçli olma halinin bir de mütevaziliğin kesişiminde gizli sanırım. Dünyanın sana sunduğu nimetlerin farkında olmak ve yetinmeyi bilmek. Çünkü sonu yok,istemenin sonu yok. Önce küçük bir evimiz olsun isteriz, olunca keşke güneş de görse deriz, görünce keşke daha büyük bir masamız olsa deriz, olursa etrafına toplaşıp muhabbet edecek arkadaşlar isteriz ,olursa keşke çıkıp gitseler ya hayatımdan diye içleniriz...ve bu hiç bitmez biz de hiç gülümsemeyiz. Ne kadar acı bir gerçeğidir bu hayatın değil mi?Anlamamakta direndiğimiz ,anlasak bile bir sonraki tatminsizliğimize ertelediğimiz ne çok umutsuz anları var daimi huzursuzluğumuzun.
Sonunun olmadığını bilerek bir gülüşe on somurtuş ekleyerek yaşlanırken anlayamıyoruz bile hayatın gelip geçtiğini.Yarınlar sonsuz değildi aslında oysa,yarınlar bitici...

Anneme bakıyorum, beni dinleyişine bakıyorum tüm kayıtsızlığıyla ben ona canhıraş anlatmaya çalışırken kazandığım bilmemne bursunun bilmem ne dünya çapında avantajları şusu busu bilmem ne prestiji olduğunu. Anlamamaklığına şaşırıyorum,sinirleniyorum. Nasıl olur?Dışarıda herkesin uğruna yıllarca didinip de elde edemediklerini ben elde etmişken nasıl onları benden elimin tersiyle itmemi bekler?Umrunda değil mi yani en iyi eğitim en çok prestij en fazla para?Biraz daha anlatıyorum,süsliyip püslüyorum kelimelerimi ağdalılardan seçiyorum, istatistik biliminden faydalanıp teknolojiden medet umuyorum, gugıldan görüntülerle konuşmamı sonlandırıyorum. I ıh, bana mısın demiyor. Zira umurunda değil kadıncağızın. O kokoş arkadaş toplantılarında kızının Amerikanın bilmem ne eyaletinde bilmem ne okulunun bilmem ne şehrinde okuduğunu anlatıp anlatıp tatmin olacak insan değil ki.Tatillerde kaçıp gelip bende kalıp alışveriş yapmaya saldıracak kadın değil ki. Onun tek derdi kızcağızı yanında olsun, en azından olmasa da aynı saat diliminde olsun, halden anlayan saygılı damadı olsun, bayramlarda el öpen torunları olsun. Çok para istemiyor, bağır çağır övünmeler istemiyor, Amerika'ya gitmeklerde de gözü yok. Onun evinde her akşam sofra kurulsun,aile toplaşıp bir arada yemeğini yesin, sonra çaylar içilsin, muhabbetler edilsin. Çoluk çocuk işinde gücünde olsun, evini unutmasın arasın sorsun. Bunları bekliyor, bunları istiyor. Onun ötesinde ben ne desem boş,hikaye.

Şimdi beni doğuran insan böyleyken,ben yat kat para hayalleriyle büyümemişken, bugün bile yoluna baş koyduğum meslekte kim ne maaş alır bilmez ve dahi merak etmezken ne oldu da bunca huzursuz oldum ben?Ne oldu da ne başarsam yetmiyor, ne adım atsam içime sinmiyor?Annesinden kızına bu kadar ne değişti böyle, nasıl bunca hırs küpü bir şey çıktı Nuran kadından ortaya?Her akşam evimde kaynayan çay,elimi tutan anne, hep arkamı kollayan baba, benim için kendi dünyasını karşısına alıp yanıma koşan sevgili,halden anlayan bir sürü arkadaş dost ne oldu da yetmez oldu içimin fırtınasını dindirmeye? Nasıl tatminsiz olduk biz böyle? Ne oldu bize? Nerde koptu Ebru Nuran'dan?Neden "o da olmayıversin, bir şu da eksik olsun yeter ki hayırlısı olsun" demeyi bir türlü beceremez oldum ben?

Ne var yani bunca sıkılacak bunalacak?Bir şey de eksik kalsa bir şey de mükemmel olmasa olmaz mı yani?Elimden gelenle yetinsem de azıcık huzur bulsam ne olur ?

Çok mu geç benim için artık...
Ne kadar inanıyorum ben kendim bile bu yazdıklarıma?
İnanmak da yeter mi uygulamak için, farkındalık bile bir adımı ifade eder mi doğru olana doğru atılmış?Hep dedikleri gibi "çok şey" midir hakikaten yoksa eyleme dönüşmemiş bir inanç bir midir inançsızlığa?

Zaman öğretir,hayat öğretir, ve çoğu zaman aslında o kadar da "önemli" o kadar da "zor" değildir.
Değil mi?

6 Eylül 2008 Cumartesi

ben en iyisi yazayım...

...böyle derim hep,uzun uzun düşünür ve böyle derim:hmm,yok yok ben en iyisi akşam ona bir yazayım.aramaktan ve ya yüzleşmekten çekinirim,tercihen önce bir yazarım.bakarım duruma göre belki mecbur kalırsam gider görürüm,ama mümkün mertebe aramam. aslında hayati değilse aramam.ben aramam,arayanı da sevmem.aramayın,mesaj çekin,uzun epostalar yollıyın hatta üşenmeyin mektup bile atın postahanelerden postahanelere....yazın,yazayım,yazışalım.


bir de okuyun olmaz mı?okunmayı severim, ve itiraf edeyim en çok da kendi yazdıklarımı severim =)


Merhaba!