6 Kasım 2008 Perşembe

tatmin anı: bi sabah elinde çayın, en yakın bayiden gazeteyi alıp yazını okumaktır,bir daha,bir daha,bir daha, her seferinde başka bir kimlikle...



Kutuplardan Kutup Beğen


Uluslararası İlişkiler teorilerinin belki de en zayıf noktaları olayları geriden takip etmek durumunda kalmalarıdır; olacakları önceden kestirmedeki başarıları son derece sınırlıdır. Tüm devletlerin akılcıl yapılar olduğundan, amaçlarının belliliği ve seçeneklerinin ise öngörülebilirliği düşüncesinden ilham alan Realizm paradigması dahi bu sınırlılığı paylaşmada bir adım ötede olmayı başaramadı; onun önceliği daha çok en az kelimeyle en fazla şeyi açıklayabilme iddiasından kaynaklandı.

Basit söylemli, kolay anlaşılabilir olduğundan ve en çok da “milli devlet”, “güç”, “bencillik”, “uluslararası sistem anarşisi” gibi zamanın asla eskitemediği terimlerle bezeli yol gösterici ve her daim iddialı cümleleri sayesinde bugün dahi, her seviyedeki uluslararası ilişkiler analizlerinde en çok başvurulan yöntemler Realist temelli paradigmadan ilham alanlarıdır. Onun bu önlenemez ve alt edilemez gücü diğer neredeyse tüm teorileri ona karşı kimi zaman cephe almaya, kimi zaman alternatif üretmeye, kimi zaman yalnızca eleştirmeye kimi zaman da onun söylemlerini/ terimlerini ödünç almaya itmiştir. Bugün uluslararası ilişkileri yorumlamaya çalışırken farkında olmaksızın kullandığımız bir sürü terim yine bu çekişme sonucu türetilmiştir. “ Her ne kadar 1989- sonrası kurulan tek kutuplu dünya düzeninden çok kutupluluğa geçişte Gürcistan’a Rusya müdahalesinin bir milat olduğu geniş çevrelerce dillendirilse de, 11 Eylül sonrasında ABD’nin hegemonya rolünden sıyrılıp ülke çıkarları temelli güvenlik stratejileriyle hareket etmeye başlaması ve Irak ile Afganistan’ı yasadışı olarak işgaliyle zaten tek kutupluluğun geçerliliğini yitirdiği de iddia edilebilir.” cümlesinde dünyanın durumunu nitelemede kullanılan “kutupluluk” terimi Neorealist akımdan gelen bir terim olup aslında Soğuk Savaş döneminin ne kadar da dengeli ve barışçıl olduğunu ispatlamaya yönelik olarak ortaya çıkmıştır. “Hegemonya” ise tam aksi yönde görüş bildiren Neoliberal teorisyenlerin favori terimlerinden olup Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu Amerika merkezli dünyanın nimetlerini anlatmak üzere Realizme bir bakıma alternatif olarak kullanılmıştır. Her iki akımda da içinde yaşanılan zaman önceki zamanlara da atıflarda bulunulup örneklemeler yapılarak isimlendirilmeye, tanımlanmaya ve açıklanmaya çalışılmıştır. Ne zaman ki bir şeyler umulduğu gibi gitmemiş, eski terimlerden kırpma yeni terimler üretilmiş, bu hızlı değişimlerden ötürü bir türlü eskiyemeyen (!) “yeni düzen”, “yeni dünya”, “yeni aktör”ler birbirini kovalamıştır. Bugün artık uluslararası ilişkiler teorisinde, diğer sosyal bilimlere kıyasla çok da uzun olmayan geçmişine rağmen, sayısız çeşitlilikte teoriye, terime, ideolojiye rastlamak mümkün. Fakat kendi içlerindeki nüans farklılıklarını ve ya ortaklıkları anlamak pek o kadar mümkün değil. İşte bu yüzden midir, yoksa başlı başına insan doğasını anlayıp yorumlamanın zorluğundan mıdır bilinmez iş dış politikaya gelince bilimle hayat bir türlü uzlaşamadı. Denilenler tutmadı. Beklenenler olmadı. Daha dün muhteşem Batı medeniyetinin eriştiği ve dünyayı lütfedip eriştirdiği seviyeyi müjdelemek üzere “tarihin sonu” diye kitaplar yazmakta sakınca görmeyen Francis Fukuyama’lar bugün Amerika’ya artık cümlelerini yüksek sesle tekrarlayarak diğer ülkelerden istediklerini elde edemeyeceği yönünde telkinlerde bulunabiliyor ve bu hiç de garipsenmiyor (1).

Belki de tüm bu karmaşanın altında yatan tek bir mesaj var, anlaşılmayı bekliyor. Belki de bu hep göz ardı edilen, önemsenmeyen, ikinci plana itilip sadece Birleşmiş Milletler genel kurul toplantılarında dünyaya mesajlar verilirken ezberden okunan kâğıtlarda yer bulabilen nokta: “ahlak”. Yerelde ve evrenselde birbirini tamamlayan değerler, ilkeler, gelenekler… Aslında özünde eşitlik ve adalet. Bu değerleri sözde olmaktan çıkarıp özümse(ye)meyen tüm uluslararası ilişkiler kuramlarının sonuçta uğradıkları hezimet ortak noktaları denebilir belki de. Evrensel düzlemde işletilen eşitsiz ve adaletsiz düzenin eninde sonunda dönüp kendisine sebep olanları vuracağını yüzyıllardır bir türlü algılayamamış bir dünya ve onun kendisi gösterişli içi boş kavramlarının bir türlü derman olamadığı yara budur belki de. Bir kutuptan ötekine geçip duran dünya düzeninin tek değişmez ve fakat dillendirilmez gerçeği belki de ahlak eksikliğinden kaynaklanan bu kaosun kendisi. Dünyanın en “barış” içinde olduğu iddia edilen Soğuk Savaş döneminde Afrika’da, Orta Doğu’da, Asya’da iç savaşlarda ölen milyonlarca insanın da hesaba katıldığı gün ancak döneme dair gerçek bir analiz yapıldığı iddia edilebilecek belki. Her gün Amerika’ya dünyadaki eski gücünü kazanması için öneriler sunan her görüşten akademisyen, düşünür, yazar bu işgal yüzünden yetim kalan 5 milyon çocuğu hesaba katmadıkları müddetçe dünün çok güvenilen hegemon abisinin bugün nasıl olup da hiçbir sözü iyi niyete yorulmayan bir devrik hegemona dönüştüğü sorusunun cevabını bulamayacaklar belki de. Singapur Üniversitesinden Kishore Mahbubani’ nin Financial Times gazetesindeki makalesinde de belirttiği gibi, Rusya’yı Gürcistan Savaşı’nda özelde Amerika, genelde ise Batı karşısında en güçlü kılan kozu, Condoleezza Rice’ın ağzında acıklı bir şekilde komik duran “egemenlik, insan hakları, özgürlük ve demokrasi” gibi söylemlerdi belki de (2). Tüm dünyaca kutsal sayılan bu gibi değerlerin kötü niyetler ve yanlış hesaplar sonucu izlenen politikalarla bugün adeta korkulur hale getirilmesiydi belki de yapılan en büyük hata. Bugün dünyanın gözündeki Irak’ı anlamak ve anlatmak için kullanılabilecek şu sorudaki gibi: “ Demokrasiden sonra hayat var mı?”

“Ahlak” başlı başına önyargıları da içinde bulunduran bir terim. Öyle ki kaynağı din ve dolayısıyla din kitapları olduğu varsayılarak sanki bilimin her türlüsünden uzak tutulması gerekir gibi bir yanlış yaklaşıma her alanda rastlamak mümkün. Oysa ki bilimin her türünün özünde insan olup onun doğası, onun ihtiyaçları ve onun algısıdır bireylerin, kitlelerin ve dünyanın kaderini çizen. Sırf bu noktadan yola çıkarak bile tüm bilimleri dine ve kitaplara dayandırmak sadece bir tercih meselesidir. Ahlak için de geçerli olan budur. İsteyen ahlakı Tanrı emrine, dileyense insan tecrübesine dayandırır ve hepsinde de aynı sonuca varılır: ahlakın gerekliliği. Pozitivist teorilerde fazla yer bulmayan ahlaki yaklaşımlar, insanın sosyal bir varlık olmaktan çıkarılıp makineleştirerek anlaşılamayacağının takdiriyle beraber belli ölçüde terkedilmiş ve insan kendi öznelliği içinde değerlendirilmeye çalışılmıştır. Fakat tüm bu çabalar hala yeterince gelişip tüm dünya insanlarının hayatını olumlu şekilde etkileyecek teorilere dönüşememiştir. Bugün hayatımızın her alanında bu eksiklik üzerine kurgulanmış bir yanlış felsefenin sıkıntısını çekiyoruz. Ülkeler arası ilişkiler de bu temelsizlikten paylarına düşeni elbette alıyorlar. Ahlaki yönü yeterince sorgulanmayan bir düzensiz düzenin bir kutbundan diğerine sürükleniyorlar. Bu kaotik statüko devletleri ileriyi göremedikleri bir sis bulutunun içinde günü kurtarmaya yönelik kararlar almaya itiyor, diğer ülkelerle tüm evrenin ortak çıkarlarını güden karar alma mekanizmalarını işletmeleri gerekirken, kaos ortamının yarattığı korku ortamı ve tehdidi kestirememe hissi onları bu yönde adım atmaktan alıkoyuyor. Güven yerine korku, işbirliği yerine bencillik, geleceği yaratmak yerine bugün ayakta kalmak söz sahibi oluyor. Sonrasında yapılan kaçınılmaz hataların kökeni aranırken de kimsenin aklına ahlak sorgusu yapmak gelmiyor. Her düzeyde her adımımızın belirleyicisi olan “iyi”, “kötü”, “doğru”, “yanlış”, “güzel” ,”çirkin” gibi kavramlarken, kitleler adına karar verilirken bu kavramların başlı başına ahlaki kavramlar olması dahi ahlakı hesaba katmayı akla getirmiyor. Tarih tekerrür etmek zorunda kalıyor.

Her ne kadar doğası gereği nesnelliği içinde barındıran ahlaki yaklaşımı teoriye dökmek etmek güçse de, bugünün kimilerince tek kalemde “global”, başkalarınca “tek kutuplu” ya da “çok kutuplu” dünyasına bu gözle bakmak ve dile getirilenleri örnekleyerek açıklığa kavuşturmak daha da mümkündür sanıyorum.

Bu doğrultuda sözü edilebilecek belki de en güzel örnek Amerika’nın uzunca süredir çırpınıp en sonunda içine düştüğü, bunu kabul edip adeta dünyanın gözleri önünde her gün defalarca Nobel ödüllü profesörleri, maliye bakanları, IMF ve ülke yöneticilerince aracılığıyla günah çıkardığı kriz sürecidir. Düne kadar sınırlı birkaç sivil örgütü ve akademisyenin dışında pek de kimselerin aklına gelmeyen gelir ve hak eşitsizliği konuları gündemin merkezine oturuvermiştir. Bush yönetimine yöneltilen eleştirilerin büyük çoğunluğu ahlaki temellidir. Açlık, fakirlik, eşitsizlik yeni olgular olmamalarına rağmen ancak sonuçları dünyanın zengin azınlığını da vurunca dillendirilir olmuşlardır. Düne karşı milli devlet varlıklarını korumak için çırpınanları çağın gerisinde kalmakla suçlayan düşünce bugün zararı karşılamak adına devleti kutsamak noktasına gelebilmiştir. Fakat ne ki kaygılar hala tek yanlıdır, günü kurtarmak telaşıyla dillendirilmektedir. Her ne kadar dün küçümsenip kalın uluslararası ilişkiler kitaplarında minik kutucuklar içinde tanımı verilen “sürdürülebilir küreselleşme” gibi kavramlar bugün yöneticilere reçete olarak sunuluyorsa da temel kaygılar tek yanlı olmaktan kurtulamamıştır. Hala bu dünyanın “diğerleri” vardır ve onlara ne olduğu o kadar da önemli değildir.

Jeopolitik dengeler sorunsalına gelindiğinde de benzer yönde bir tablo karşılıyor bizi. Yine düne kadar dünyanın biricik kutbu olan Kuzey Amerika bugün bazı yabancılarla kutbunu paylaşmak durumunda kalmanın sıkıntısını çekiyor. ABD’nin gözünde Putin öncesi dönemde Batı yanlısı sevecen bir devlet olan Rusya, Putin’le beraber siyaset değiştirip petrol fiyatlarının bir anda artmasının da verdiği konjektürel güçle iç yapılanmasını yenileyip bugünün yeniden saldırgan diye nitelenen Rusyasına dönüşüverince işler değişti. İşin belki de daha da çetrefilli olan diğer kısmı Rusya’nın, ABD’nin nicelerdir ana kâbusu olan Çin ile girdiği sıkı ittifak ve bunun ürünü olan ŞİÖ’ dür. Zira Soğuk Savaş zamanında düşmanı belli olan ABD’nin işi çok daha kolaydı, bugünse cepheler bir değil çoktur. İşin ilginç yanı ise 11 Eylül sonrasında ABD’nin düşman kotasının zaten “İslam” la doldurulmuş olmasıdır. ABD’nin tüm bu noktalardaki tutumu ekonomidekinden farklı olmamakla beraber insani anlamda stratejik olmaktan çok uzaktır. Joseph Nye’ın yumuşak gücü ile Sovyetler Birliği’ni dağıtan Amerikası artık bu tarz bir güçle anılmaktan çok uzak bir noktadadır. Şüphesiz ki ABD’yi bu duruma getiren hatalar Rusya ve Çin tarafından dikkatle takip edilmiş olup yansımaları dış politikalarında görülebilir. Çin zaten her zaman istikrarlı dış politika değerlerini sürdürüp diğer ülkelerin iç işlerine karışmamayı kendine adet edinmiştir. Her ne kadar bu tutumun onun kendi içindeki azınlık (Doğu Türkistan ve Tibet) sorunlarından kaynaklandığı iddiası doğrulanabilirse de dış politikada istikrar ve diğer ülkelerin hassasiyetlerine saygı duymak her zaman için fayda sağlayacak sonuçlar verir. Zira bu iki kural evrensel değerlere örnektirler. Bugün Rusya’yı yeni aktif dış politikasında motive eden en önemli faktörlerden birinin de uzun zamandır halkın ve yönetimin içinde bulunduğu aşağılanma ve saygı duyulmama hisleri olduğu bilinmektedir (3). Bu yüzdendir ki Rusya yavaş ve fakat emin adımlarla gücünü yeniden toplamış ve kendisini kuşatan ABD ve AB ‘nin NATO güçlerine karşı direnme yoluna gitmiştir. ABD kendi dış politikalarını diğer ülkelerin değerlerine, hassasiyetlerine ve beklentilerine rağmen, söylemde küresel fakat eylemde bireysel yönde şekillendirme girişimlerinin cezasını ağır ödemektedir. Maalesef aynı zamanda da tüm dünyaya bu bedeli ödetmektedir. Aynı noktadan hareketle yarın için Rusya, Çin ve ya başka bir güç de kendi kararlarından etkilenen ülkelerin de çıkarlarını gözetmeksizin politikalarını şekillendirme yoluna gittiğinde uzun vadede olumlu sonuçlar alamayacaktır denebilir. Zira İngilizcede “consent” olarak geçen terimin belirttiği gibi, başka ulusların ve kendi halklarının rızasını almadan hareket eden güçlerin, kısa süre sonra bu güçlerinin tartışmaya açıldığı deneyimlerle sabittir.

Belki de tüm bu süreçlerden geri kalan en büyük yıkıntı kendi içlerinde yüzyıllardan bugünlere getirilmiş değerleri taşıyan “demokrasi”, “bağımsızlık”, “işbirliği” ,”insan hakları” gibi kavramların içlerinin boşaltılmasıdır. Yine tecrübeyle sabittir ki bu kavramların içleri boşaltıldığında yerlerini doldurmak için talip olanlar ancak radikal eğilimler olmakta ve maalesef taraftar bulmaları da kolay olmaktadır. Bireyleri ve toplumları radikalleşmeye itmemek herkesin sorumluluğudur, ama öncelikle “kutup” olarak nitelendirilen dünya liderliği taliplerinin.



Dipnot

1)Fukuyama, Francis. “Russia and a new democratic realism” Financial Times, September 2 2008
2)Mahbubani, Kishore “The west is strategically wrong on Georgia” Financial Times, August 20 2008
3)Blank, Stephen J. “Towards a new Russia Policy” Strategic Studies Institute, US Army War College: February 2008.

Hiç yorum yok: