3 Mayıs 2009 Pazar

Peace through Music!

">

www.playingforpeace.com

Size mutluluk, huzur ve eğlence garantisi veriyorum.
Girin, dnleyin, sevin, eğlenin, dünyanın bir parçası olduğunuzu hissedin.

8 Nisan 2009 Çarşamba

http://ozurbekliyorum.com/?q=makale&makale_ID=8&baslik=%DDsyan%FDm_halk%FDm%FDn_vicdan%FD_ad%FDnad%FDr.

İsyanım halkımın vicdanı adınadır.

"/Neler çekmiş halkım / Türküler şahit/"
İlhan Berk

"Klasik" diye adlandırdığımız, yaptığımızı dile getirirken de aman "klasik"liğe düşmeyelim diye "klasiktir hani" diye başladığımız cümleler vardır, klasiktir onlar.

Ben bazılarını severim ve harcadığımızı düşünürüm onları tırnak arası klasiklemelerimizle. Dün Dost Kitabevinde -bir ad bir dükkana ancak bu kadar yakışır- hevesle sarılıp daha orada okumaya başlayıp, sonra koştur koştur bindiğim otobüste sıkış tıkış okumaya devam edip sonra evde odama kapanarak bitirene kadar okuduğum kitabınızdan söz etmemiz gerek sizinle, bu klasik de olsa öyle. Ve evet kastım gereklilik. Bu hem bana gerekli hem de sana Ece Abla. Yok öyle 16 yaş lise talebesi değilim, 23 yaşındayım, Bilkent Uluslararası İlişkiler mezunuyum, Koç Üniversitesi Uluslararası Siyasi Ekonomi yükseklisansı yapmaktayım. Ailemde diplomat, yazar,işadamı türünden çokça okumuş, çokça görmüş geçirmiş kimseler yok. Gerçi bir amca varmış, şimdi unuttuğum ismi bazen konuşma aralarında itibarla ve hafif gösterilmeyen ilgiden ötürü kırgın cümleler içerisinde geçer, hah Bünyamin Amca. O biraz zenginmiş heralde, ama hepsi bu. Bir tek babacığım vardır, elinde kitap gördüğüm çocukken. Anlatmadığı gençliğinde sağcı olduğunu bilirim, söylendiği için inatla hep "Cumhuriyet" okudum gözünün önünde yıllarca, satır satır hem de; ama internetten takip ettiğim "Yeniçağ" yazarlarını aslında hep daha bir çok sevdim,daha sıcak ve halktan gördüm. Sol ve sağ bende bu iki gazetenin temsiliyle şekillendi babamdan ziyade. Ve o yüzden solu hep biraz fazla söylemsel, hem halktan kopuk -bir klasik söylem daha-, hep beyaz gömleğine çamur sıçraması tedirginliği içinde, hep biraz fazla pipolu ve kravatlı gördüm, sağın gömleğinin ilk düğmeleri hep açıktı, daha heyecanlıydı, çocuktu, "delikanlı"ydı,içten ama daha saldırgandı. Çocuk kalmış bir milletin aynası gibiydi, bizim gibiydi.
Siz Ağrı`nın Derinliği`yle solun bendeki eksik tadını tanımlamama vesile oldunuz. "Anlamıyorum"larınızın hepsinin olmasa bile genişçe bir bölümünün cevabını bulduğumu düşündüm okurken. Çünkü bence anlamadıklarınız aslında çocukluğunuzda ister istemez oldukça tek yanlı şekillenmiş olan "Türk" kimliği ve bilinci üzerinde kilitleniyordu. Satırlarınız arasında ısrar ve inatla ,sizinle -her ne kadar siz bu tanımlamadan bir ileri iki geri bir mesefede uzak durmayı yeğleseniz ama bir yandan da rakı tokuşturmalarda onunla sarmaş dolaş oluverseniz bile- ortak bir kimliğimiz vardı. Ben bu kimliğe sahip olmaktan hep memnundum, onu kabullenmiş,sevmiş, ben etmiştim. Sizden de bunu bekledim kitap boyu, ah dedim bir de Ermenileşiveren Türklere hayret eden Türkler gözüyle bir cümlecik olsun konuşsa diye bekledim. Ah dedim, bir de Van`da ,Erzurum`da, Kars`ta erkekleri Batı`da savaştayken başsız kalan çoluk çocuğun kadınların ve yaşlıların gözüyle hatırlasa katledilişlerini Ruslarla bir olup hayallerinin devletini kurmaya girişen Ermeni çeteleri tarafından. Anlamadım değil, anladım yorumsuz dinleme gayretinizi Ermenileri, anlama gayretinizi nesilden nesile anlatılan acıları. Ama işte akıl sır erdiremedim "onurumuzu satın alabileceğimiz" bir fiyat sunan Amerikalı Ermenilere söyleyebileceğiniz bir Türk cümleniz olmamasına. Türk değilim mi diyeceksin Ece Abla, Türk değilim senin anladığın anlamda mı diceksin? Oysa ben etnik kimlikten öte insan kimliğimizi kastediyorum, haksızlığa tepki koymaktan söz ediyorum, ezilene sahip çıkmaktan bahsediyorum. Hep sözünü ettikleri o "adalet" ten dem vuruyorum. Adalet istediğim yerler öyle çok oldu ki kitap boyunca...Ve hep merak ettim acaba Ece Abla neden Bilkentin Oxford`dan transfer hocası Norman Stone kadar bile Türk değil? Neden

"Türkler birgün pes ederlerse olan "onur" larına olur, onurlarından vazgeçmek olur bu pes ediş. Bunu yapmaları tarihlerine hakaret olur, işlenmeyen bir suçun siyasi baskılar sonucu kabulü olur ve yazık olur./"

diyen Justin McCharty kadar bile değil?Bu işi araştırmaya bir ömür vermiş, 70`e yakın kitap yazmış,

"Amaç niyet tahlili olduğundan Osmanlı arşivleri tabi ki çıkış kaynağımız olacak,nasıl ki Hitler dönemi Alman kaynakları Yahudi soykırımını anlatma ve tanımlamada temel kaynaksa öyle. Ve Osmanlı kaynaklarında Ermenilere karşı bir soykırım amacı güdüldüğü anlamını dahi veren tek bir satır yoktur/."

diyen Türkkaya Ataöv kadar Türk olmanı bekleyemem belki ama eserlerinden -ki her biri bol referans içeren makalelerden oluşur, kendisi okuduğum en akademik Türkçe eserlerin sahibi bir profesördür, her dediği delillidir- birini okumuş olacak kadar Ece Abla`nın Türk olmasını umabilmeyim diye düşünüyorum.

Bu kadarı bile satır aralarından sızan sıkıntıyı hafifletmese bile daha da bir anlamlandıracak çünkü. İşin "Türk" olma kısmını sıkıntı verici bir zorunluluktan çıkaracak belki ozaman Ece Abla için, anlaşılabilir bir sebep, kimbilir hatta gerçek bir kimlik- sıkıntı vermeyen, yanlışıyla doğrusuyla her kimlik gibi olan ve halkının acısını içinde barındıran- haline dönüşecek belki. Benim de Türk tarafı olarak kitap boyu duyduğum duyduğum sıkıntı hafifleyecek belki o vakit. Çünkü o zaman sadece Ermeniler anlaşılmaya çalışılmayacak, benim haksızlıktan, adaletsizlikten, suçsuz yere suçlanmaktan,onursuzca bir iş yapmaya zorlanmaktan gelen iç sıkıntım da hafiflemiş olacak. O özlemini çektiğimiz diyalog ancak ve ancak o noktada başlayacak...Karşıdaki Ermenilerin Ermeniliğe sahip olup sığındıkları kadar karşılarında da kimliğine sahip ve sarılan bir Türk olan Ece Temelkuran olduğu zaman, işte o zaman, halklar arası bir tarih mübadelesi, bir duygu akımından söz edilebilecek. Bir taraf Türk deyince sadece "rakı masası, meze, Rap Rap Rap, 10.yıl Marşı" anlamaktan öteye geçtiği vakit, *şikayet etmeyen, geçmişin acılarını deşmeyen, her önüne gelene kurban rolü oynamayan, yaşadığı çok acı günleri anlatmaktan dahi utanan Doğulu dedeler de ozaman oyunda yerlerini alacaklar.* Doğu`da başsız kalmış ve çetelerce zulme uğrayan halkını kurtarmak için gerekli bir savaş tekniğini işleme koyan Talat ve Enver Paşalarımıza onurları iade edilecek ozaman.Tanımadığı insanlardan nefret etme düsturu olmayan Türk halkı da ozaman yerini alacak sahada.Geçmişinin yaralarını başkalarına karş öc, intikam, nefret duyguları besleyerek diri tutmayı reddeden, Yunanlıları denize döken ama İzmir`de yapılan katliamları çocuklarına anlatmayan böylece bir gün bir Yunanlıya karşı kadeh kaldırırken "Herkes kendisinde olmayana kadeh kaldırırmış" dememelerini sağlayan bir güzel halkın çocuklarıyız biz. Balkanlardaki Osmanlı`nın kalbi olan topraklardan Balkan Savaşları sonucu çekilişimizi, orada sırf Türk diye topluca öldürülenleri, gerçek anlamda bir soykırıma tabi tutulan 6 milyona yakın kaybımızı, Amerika`ya Avrupa`ya gitmeyip illa ki ateş altındaki cayır cayır yanan vatana gelen göçmen Türkleri bilir misiniz? Bir Amerikalı "Ölüm ve Sürgün"ü yazmsa ben bilmeyecektim çoğu insan gibi bu ülkedeki. Bakın bize bunları öğretmiyorlar Ece Abla, ne annelerimizin ninnilerinde ne okul kitaplarımızda bu yola yer yok. Çocuk psikoloğu Babian Hanım`ın düsturu bizim analarımızınkine bir değil. O acımasızca zehirlemeyi tercih ediyor çocuklarının kanını, benim annem etmiyor. Bence bunu görelim, aradaki farkı bilelim. Erivan`da bir Türk ölse kimse Türk oluvermez, bizde bir ömür "ben Türküm" demeyi içine sindirememiş kitleler bir anda "Ermeni oluverir", aradaki farkı atlamayalım. Atladığınızı mı düşünüyorum? Evet aslında öyle düşünüyorum.

Sizin "Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita"nız bana gelmiş en güzel doğumgünü hediyelerinden birisiydi. Harika, umut dolu, ışıldayan bir devrime içinden bakmanın yanı sıra özellike bir ülkeyi insan neden severle ilgili, Ağrı`nın Derinliği`nde de bir benzeri olan bölümü defalarca okuduğumu hatırlıyorum. Ne kadar çok sevdiğimi, nasıl da çok yürekten katıldığımı.Sesli sesli okuyup içime sindirmeye çalışışımı sonra… Sonra bilgisayarda yazıp tüm arkadaşlarıma o yazının o kısmını onlar da okumalı diye hevesle gönderişimi hatırlıyorum. Oysa gece okurken kitabı hep size yazacaklarımı düşündüm. Aklımda cümleler kurdum bastırmak için telaşımı, ona da söyleyeceksin bunlar sakin ol diyerek telkin ettim kendimi bu sayede. Çünkü acıdım Ece Abla, bi şeyi -çok önemli bir şeyi- atlamıştın tüm o iyi niyetli gülümseyişinle kurarken cümlelerini...Türkleri atlamıştın...Bizim acılarımızı, bizim mücadelemizi, bize yapılan haksızlığı, bizim onurumuzu atlayıvermiştin. Çünkü bence bunu bilmiyordun. Yanlış anlama, çoğu şeyi bilmeyiz zaten, en uzmanız dediğimiz alanlar da dahil olmak üzere, bir de Türksen ülkene dair ne varsa bilmezsin işte. Bu suç bile değildir çoğu zaman, olağandır gözümde. Ama ben o ilk okuduğum kitabındaki ülke sevgisine dair cümleleden sonra Ağrı`nın hikayesini anlatırken sen, hayalkırıklığına uğradım sanıyorum. Çok şey öğrendim, Hrant Dink`i tanıdım bir kere, Nihat Genç`in dahi çok yakını olabilmiş Hrant Dink`i ben de çok sevdim. Ama o Ermeni`ydi bu oyunda, Ermeni tarafının "doğru" bir yüzüydü, aynen senin tanımlamandaki gibi. Ama Ece Temelkuran neredeydi? *Ermeni Hrant`ın arkadaşı Ece, Türk müydü?* Sanırım olmamışlık burada patlak veriyor. Çünkü Türk olmak Ebru`ya Rap Rap Raplardan öte çok daha yoğun ve güzel şeyler ifade ediyor. *Türk demek bence emperyalizme karşı bir halk mücadelesi vermek demek, dik durmak onurlu olmayı her şeyden öte sayak demek, Türk demek Atatürk demek, şırıl şırıl Türkçe demek, Karadeniz, Akdeniz ve Ege demek, İstanbul demek, Ankara demek.Mevlana, Yunus ve Pir Sultan Abdal, Türküler ve Türk Sanat Müziği demek, yeryüzü cenneti demek ve"ev" demek.* Yanlışıyla, acısıyla, sevabı günahıyla her millet kadar bir millet demek. Bu bence evet farklı bir duruş çünkü ben bunların hiçbirinin yazında göremedim Ece Abla, görmeyen gözler benimse affet. Oysa bence bu fark gerekli, bu farka sahip olmak karşılıklığa dayalı sağlıklı bir tarafı yapıyor olası bir barışın bizi. Ama Ece Abla seni göremiyorum ,konumlandıramıyorum. Çünkü bizim halkımızın acılarını da Ermeniler kadar içten duyumsadığına, en azından çabaladığına inanmam içi gerekli olan satır arası duyguları bulamadım o altını çizdiğim nice güzel cümlenin arasında dahi. Belki bir duruş aradım, Atatürk`ün torunu Ece Temelkuran duruşu aradım ama sanırım boşa bir çabaydı verdiğim. Bulamadım. Üzüldüm.Haksızlığa uğramaklığın o ağızdan uzunca süreler gitmeyen acı tadı sardı ağzımı.Gitmedi hala...Hakkım olmayanı mı talep ediyorum senden?Bence değil…

Benim bir Türk kızı olarak- Türk? değil, Türk.- özlediğim ne biliyor musun?Onurlu insanlar. Kimliklilik. Kişiliklilik. Sahip olunan sağlam bilgilere dayalı ,tarihten güç alan, kültürden beslenen güzel doğrular. Katiyen saldırgan değil, bencil değil, sadece doğrular. Ülkemin ihtiyacı olan da budur, insanlığın ihtiyacı olan da...Çoğu zaman bulandırsak da suları aslında tüm değişik versiyonlarına rağmen doğru tek. İsterdim ki Ermenilerin hiç değilse bir kısmına olsun sorasın, neden bu konuyu Uluslararası Adalet Divanı`nag*türmüyorlar diye. Orası bu konuda karar verebilcek tek yetkili mercii oysa ki, gerçeklere ulaşma o kadar da uzak ve zor değil oysa ki. Sağlıklı bir başlangıç için bu şart değil mi? Ben söyleyeyim, yapmazlar çünkü hukuk siyasete geçit vermez, gerçekler ve belgeler propagandanın yerini alınca ozaman Ermeni efsanesinden geriye elde bolca yalan, hikaye, resimler ve bir acı sürgün öyküsü kalır, ama her iki taraf için de acı. Ve işte bir de o noktada hiç sözü edilmeyen Doğulu Türklerin hikayesi çıkar ortaya, neme lazım oradaki toplu mezarlar açığa çıkar da "zalim Türk"ün pek de okadar zalim olmadığı anlaşılıverir...Allah korusun.

*Bizim Atalarımız daha fazlasını hakediyorlar Ece Abla*, inan bana öyle. Ve onlar sadece benim Atalarım da değil, aynı zaman da senin de Ataların. İnan ki öyle.
Ve bunda utanılıcak, sıkılınıcak,geçiştirilecek bir yan da yok, inan ki öyle…
Son sözüm şudur ki, içim gibi, kalbim gibi, can suyum gibi sevdiğim ülkem eğer ki birgün ihanet ederse Atalarının emanetine, ben o gün, işte asıl o gün, boynum bükük kalırım. O gün utanırım. Başımı öne ancak o gün eğerim, ben o gün biterim ve bu topraklar da...Ve sen de…


Sevgiler,
Ebru Eren

Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler/Yükseklisans Öğrencisi-Asistan

#02:10# 23.12.2008 tarihli, Ebru Eren adlı yazarın makalesidir.
Bu makale toplam 465 kez okunmuştur.

5 Nisan 2009 Pazar

Manifestomdur.

01 Nisan 2009 Çarşamba, 03:49 |

Günümünümüzün moda söylemleri: Atatürk diktatördü, Kurtuluş Savaşı basit bir Yunan-Türk Savaşı, İstanbul'un Fethi vahşice bir işgaldi...ha bir de en büyük Ermeni bizim Ermeni.=)

Yani aslında her şey basit bir kurala dayanıyor: Türk'ün tarihine dair ne var ne yoksa kötü,sıradan,aşağılık,zalimce...Bize yapılan her şeyse kabul edilebilir,zamanın şartlarının gereği,haklı,doğru,güzel...Bu duruşu benimserseniz şayet çok takdir görürsünüz arkadaşlar, biraz da yaratıclıkla açamayacağınız kapı yok.Abartıyor muyum?Belki.Çok rahatsız olduğumdan belki algımda bu yönde bir seçicilik var diyelim.Ama olmayanı yaratacak kadar da seçici değil algım,bunu kavrayabilecek derecede de açık bulunuyor.Benim işim bu zaten,gece gündüz makale okuyorum Türk ve dünya siyasetine dair.Anormalliği karşılaştırma yaparak da farketme ve doğrulama şansı veriyor bu iş bana.Genelde de yanılmıyor oluyorum malesef.Belki "hainlik" diyemem ama en azından yanlış ve zararlı, hepimiz için zararlı, bir yöntem tutulmuş olduğunu görüyorum.Dünyanın tüm bireylerine ve fakat kendi halkları hariç sonsuz anlayış ve hoşgörü gösteren bilim(!) insanları bana samimi gelmiyor.Ayrıştırıcılığın altını çizmekte direnmek bütünleştirici,barıştırıcıtüm öğelere ise adeta savaş açmak anlayışının bize bir şey getireceğine inanmıyorum.Nefret kokan yazılar okumak istemiyorum.

Ben ülkemi seviyorum, hem de çok seviyorum.Bebeğimi sever gibi,babamı sever gibi seviyorum.Yanlışıyla doğrusuyla seviyorum.Günahı ve sevabıyla, Osmanlısı ve Cumhuriyetiyle, geçmişi ve geleceğiyle onu kendimden görüyorum.Ülkesini böyle seven bir başka milletten bir insan gördüğümde de kardeşimi görmüş gibi seviniyorum,onu anlıyor ve saygı duyuyorum.Biliyorum ki sevgim gözümü kör etmeyecek,çocuğumu da babamı da eleştirdiğim gibi eleştirebileceğim ülkemi de.Ve hatta bunu yapmak için sonsuz bir istek duyacağım,adete elimden düşürmeyeceğim çuvaldızı; daha iyi daha güzel olsun diye çocuklarımızın yarınları.Ama sonra yine dönüp sarılacağım ona.Her bir parçasına hem de,gidip görmesem de benim olan her bir köyüne,köylüsüne,kentine,kentlisine; dağına,taşına ve ekmeğine...

Bunu yaparsam eğer beni suçlar mısınız?Bana yine faşist der misiniz?Darbe meraklısı?Ergenekoncu?
Ergenekon destanını çok severim ama ne çete sempatizanıyım ne de darbe.Nasıl olabilirm ki?Ben ekmeğimi yazmaktan,konuşmaktan,emekten çıkarırken?Ama önemli değil değil mi?Ben bunca seviyorum ya ülkemi ,Atatürkümü ve tüm Atalarımı, ben sizin "siyasi tarih" diye küçük gördüğünüz tarihime gönülden ve sadakatle inanıyorum ya,benden adam olmaz değil mi?Ben kabul etmesem de saydığınız tüm sıfatların karşılığıyım değil mi?Sizin gibi düşünmüyorum ya bir küçük Hitler de benim değil mi?Ben kimseleri sevemem Türkten gayri öyle mi?

Yok işte beyler bayanlar, öyle değil.Ben de sizler kadar çok seviyorum insanları.Nasıl farklı olabilirim ki zaten, aynı ninnilerle büyüdük biz; kin ve nefret anlatılmadı bizlere evlerimizde de okullarımızda da.Ama ben sadece inanıyorum ki milli devletlere bağlı bu siyasi sistem yanlış değildir kökten,sadece reforma ihtiyacı var ama alternatifi yok.Bence milletler halinde gruplaşıp yine de sahip çıkabiliriz haklının hakkına zalime karşı.Kendi kimliğimize olan sadakatimiz başkasını anlamamıza engel değildir,gerektiğinde kendi kendimizi eleştirmemize olmadığı gibi. Mazlumun yanında olmak adına kendi benliğimizden vazgeçmek zorunda değiliz.Benim inancım odur ki zaten kendisini sevmeyen yanındakini sevemez, komşusunu sevmeyen milletini, milletini sevmeyen evreni sevemez.Bunda bence bir sorun yoktur,bir çelişki yoktur özünde bu düzenin...

Bunlar tartışılır,biliyorum.Ama şunu da siz bilin ki sizin inandığınız dünya sistemi herhangisiyse sizi benden ve ben gibi düşünüp hissedenlerden daha insan kılmaz.Bana karşı bir üstünlüğünüz yok!Varmış gibi davranmanız,dudak bükmeleriniz,burun kıvırmalarınız sizi daha çok insan yapar sanıyorsanız aldanırsınız.Aksine kaybedersiniz o her şeyin üstünde tuttuğunuz insan temelli değerlerinizden.

Sürecek...kalbim çarptıkça...

Ebru

5 Şubat 2009 Perşembe

Yaşamaya hevesim yok dediğinizde...

http://www.maniacworld.com/are-you-going-to-finish-strong.html

13 Kasım 2008 Perşembe

Mustafa'yı tanımıyorum


Mustafa'yı izledim ben bugün.
Sevmedim.
Öyle sıkıcı öyle soğuktu ki!
Atatürk'ü izleyip sıkılmak mümkün olmaz sanırdım.
Sıkıldım.
Ama Atam'dan ötürü değil elbet.
Anlatıcıdan ötürü.
Gördük ki hem "kendi Atatürkü"nü anlatıp hem "belgesel çektim, her şey belgeli" ikilemine düşen Can Dündar
kapkaranlık,mutsuz,yalnız bir diktatör kurarmış kafasında kura kura
Atatürk diye.
Onca "belgesine,bilgisine" rağmen hem de
Peh!
Her dakikasında hıçkırarak izlediğim Sarı Zeybek nerde,
bu nerde?

Bu belge-bilgi sorunu değil oysa
Bu yalan doğru sorunundan çok öte bir sorun
bu o 1buçuk saate neleri nasıl koyduğun,hangi kelimeleri seçtiğin,
hangi görüntüleri kullandığın,
neleri nelere tercih ettiğin sorunu.
Genelde de olan budur zaten
Nesnellik ütopyadır,özneldir hayatlarımızın en sözde nesnel anları bile
Seçiciyizdir
ve bu seçiciliğimiz bizi ve çevremizi yönlendirir
Bir şeyleri yüceltir
Diğerlerini küçültürüz
Bir şeyler önemlidir,
Diğerleri önemsiz
Sıralamadır belirleyici
Seçilen kelimelerdir,cümlelerdir,
Öne çıkartılan özellikler ve gizlenmesi yeğlenen yanlardır.
Yoksa kusura bakmayınız ama bir Can Dündar değil Atatürk'ün kusursuz bir heykel olmadığını kavramış yüce zeka
Hepimiz biliriz bunu
Hepimiz de isteriz ki aslında daha iyi anlayalım,tanıyalım,bilelim onu
Onun yüce insanlığını,
Onun muhteşem liderliğini,
Onun nasıl olup da Atası olabildiğini bir milletin

Bunları da bilmiyoruz henüz
Bunlar da sır
Bunlar da muamma fazlasıyla
Ama bunları anlatmayı seçmedi Can Dündar
Bizi bize hatırlatmayı,
güç vermeyi,
Cesaret vermeyi,
Atamızın hep yaptığı gibi elimizden tutup ayağa kaldırmayı seçmedi
O mutsuz Atatürk'ü seçti
Yalnız Atayı
Sıkıntılı
Bunalmış
hep "Bitmiş"

Acaba,
Atatürk hangi yönünün anlatılmasını
Hangi yönününü yaşatılmasını
"Hatırlanmasını"
İsterdi dersiniz?

Hadi yapıcı olalım,
hadi işlevsel,pragmatik,akılcı
O mutlu Atatürk'ü tercih ederdi,
Güçlü, yılmayan,umutlu, ama hep insan
O sadece annesi O'na Mustafa desin isterdi
Halkı zaten O'na Atatürk demişti bir kere...

11 Kasım 2008 Salı

Devrim Arabaları

Çok teşekkür ederim...çok teşekkür ederim... diye burnumu çekiştirerek gözlerimi sildiğim bir film fragmanı izledim. Sonunda yapmışlar!Sonunda DEVRİMin gerçek hikayesini anlatmışlar.Hani o kara günlerimizin mihenk taşlarından Devrim'in...Benim ülkeme, benim insanıma, benim insanımın aklına, kalbine, zekasına bıyık altından gülerek bakan karanlık kafaların, hani o Türklerden küfür edercesine "Türk" diye bahseden Türkler var ya onların, en büyük kozunu ellerinden almışlar. Devrimi ve inancı ve sevgiyi, ülke sevgisini anlatmışlar birileri...Ne de güzel etmişler...

Ama peki bize kim verebilir kaybettiğimiz inancımızı?Yılların ezdiği umudumuzu,heyecanımızı bizden çalınan?Kim iade edecek bir koca milletin gençlerine itibarlarını?Kim güç verecek,haydi devam et diyebilecek?Kim bizden çalınanları bize geri verecek? Kim kaldıracak yerden eğilmiş başlarımızı?

Kim avuçlarımıza tekrar çocuk heyecanlarımızı koyuverecek usulca?

M
ü
m
k
ü
n

m
ü
d
ü
r
?

6 Kasım 2008 Perşembe

tatmin anı: bi sabah elinde çayın, en yakın bayiden gazeteyi alıp yazını okumaktır,bir daha,bir daha,bir daha, her seferinde başka bir kimlikle...



Kutuplardan Kutup Beğen


Uluslararası İlişkiler teorilerinin belki de en zayıf noktaları olayları geriden takip etmek durumunda kalmalarıdır; olacakları önceden kestirmedeki başarıları son derece sınırlıdır. Tüm devletlerin akılcıl yapılar olduğundan, amaçlarının belliliği ve seçeneklerinin ise öngörülebilirliği düşüncesinden ilham alan Realizm paradigması dahi bu sınırlılığı paylaşmada bir adım ötede olmayı başaramadı; onun önceliği daha çok en az kelimeyle en fazla şeyi açıklayabilme iddiasından kaynaklandı.

Basit söylemli, kolay anlaşılabilir olduğundan ve en çok da “milli devlet”, “güç”, “bencillik”, “uluslararası sistem anarşisi” gibi zamanın asla eskitemediği terimlerle bezeli yol gösterici ve her daim iddialı cümleleri sayesinde bugün dahi, her seviyedeki uluslararası ilişkiler analizlerinde en çok başvurulan yöntemler Realist temelli paradigmadan ilham alanlarıdır. Onun bu önlenemez ve alt edilemez gücü diğer neredeyse tüm teorileri ona karşı kimi zaman cephe almaya, kimi zaman alternatif üretmeye, kimi zaman yalnızca eleştirmeye kimi zaman da onun söylemlerini/ terimlerini ödünç almaya itmiştir. Bugün uluslararası ilişkileri yorumlamaya çalışırken farkında olmaksızın kullandığımız bir sürü terim yine bu çekişme sonucu türetilmiştir. “ Her ne kadar 1989- sonrası kurulan tek kutuplu dünya düzeninden çok kutupluluğa geçişte Gürcistan’a Rusya müdahalesinin bir milat olduğu geniş çevrelerce dillendirilse de, 11 Eylül sonrasında ABD’nin hegemonya rolünden sıyrılıp ülke çıkarları temelli güvenlik stratejileriyle hareket etmeye başlaması ve Irak ile Afganistan’ı yasadışı olarak işgaliyle zaten tek kutupluluğun geçerliliğini yitirdiği de iddia edilebilir.” cümlesinde dünyanın durumunu nitelemede kullanılan “kutupluluk” terimi Neorealist akımdan gelen bir terim olup aslında Soğuk Savaş döneminin ne kadar da dengeli ve barışçıl olduğunu ispatlamaya yönelik olarak ortaya çıkmıştır. “Hegemonya” ise tam aksi yönde görüş bildiren Neoliberal teorisyenlerin favori terimlerinden olup Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu Amerika merkezli dünyanın nimetlerini anlatmak üzere Realizme bir bakıma alternatif olarak kullanılmıştır. Her iki akımda da içinde yaşanılan zaman önceki zamanlara da atıflarda bulunulup örneklemeler yapılarak isimlendirilmeye, tanımlanmaya ve açıklanmaya çalışılmıştır. Ne zaman ki bir şeyler umulduğu gibi gitmemiş, eski terimlerden kırpma yeni terimler üretilmiş, bu hızlı değişimlerden ötürü bir türlü eskiyemeyen (!) “yeni düzen”, “yeni dünya”, “yeni aktör”ler birbirini kovalamıştır. Bugün artık uluslararası ilişkiler teorisinde, diğer sosyal bilimlere kıyasla çok da uzun olmayan geçmişine rağmen, sayısız çeşitlilikte teoriye, terime, ideolojiye rastlamak mümkün. Fakat kendi içlerindeki nüans farklılıklarını ve ya ortaklıkları anlamak pek o kadar mümkün değil. İşte bu yüzden midir, yoksa başlı başına insan doğasını anlayıp yorumlamanın zorluğundan mıdır bilinmez iş dış politikaya gelince bilimle hayat bir türlü uzlaşamadı. Denilenler tutmadı. Beklenenler olmadı. Daha dün muhteşem Batı medeniyetinin eriştiği ve dünyayı lütfedip eriştirdiği seviyeyi müjdelemek üzere “tarihin sonu” diye kitaplar yazmakta sakınca görmeyen Francis Fukuyama’lar bugün Amerika’ya artık cümlelerini yüksek sesle tekrarlayarak diğer ülkelerden istediklerini elde edemeyeceği yönünde telkinlerde bulunabiliyor ve bu hiç de garipsenmiyor (1).

Belki de tüm bu karmaşanın altında yatan tek bir mesaj var, anlaşılmayı bekliyor. Belki de bu hep göz ardı edilen, önemsenmeyen, ikinci plana itilip sadece Birleşmiş Milletler genel kurul toplantılarında dünyaya mesajlar verilirken ezberden okunan kâğıtlarda yer bulabilen nokta: “ahlak”. Yerelde ve evrenselde birbirini tamamlayan değerler, ilkeler, gelenekler… Aslında özünde eşitlik ve adalet. Bu değerleri sözde olmaktan çıkarıp özümse(ye)meyen tüm uluslararası ilişkiler kuramlarının sonuçta uğradıkları hezimet ortak noktaları denebilir belki de. Evrensel düzlemde işletilen eşitsiz ve adaletsiz düzenin eninde sonunda dönüp kendisine sebep olanları vuracağını yüzyıllardır bir türlü algılayamamış bir dünya ve onun kendisi gösterişli içi boş kavramlarının bir türlü derman olamadığı yara budur belki de. Bir kutuptan ötekine geçip duran dünya düzeninin tek değişmez ve fakat dillendirilmez gerçeği belki de ahlak eksikliğinden kaynaklanan bu kaosun kendisi. Dünyanın en “barış” içinde olduğu iddia edilen Soğuk Savaş döneminde Afrika’da, Orta Doğu’da, Asya’da iç savaşlarda ölen milyonlarca insanın da hesaba katıldığı gün ancak döneme dair gerçek bir analiz yapıldığı iddia edilebilecek belki. Her gün Amerika’ya dünyadaki eski gücünü kazanması için öneriler sunan her görüşten akademisyen, düşünür, yazar bu işgal yüzünden yetim kalan 5 milyon çocuğu hesaba katmadıkları müddetçe dünün çok güvenilen hegemon abisinin bugün nasıl olup da hiçbir sözü iyi niyete yorulmayan bir devrik hegemona dönüştüğü sorusunun cevabını bulamayacaklar belki de. Singapur Üniversitesinden Kishore Mahbubani’ nin Financial Times gazetesindeki makalesinde de belirttiği gibi, Rusya’yı Gürcistan Savaşı’nda özelde Amerika, genelde ise Batı karşısında en güçlü kılan kozu, Condoleezza Rice’ın ağzında acıklı bir şekilde komik duran “egemenlik, insan hakları, özgürlük ve demokrasi” gibi söylemlerdi belki de (2). Tüm dünyaca kutsal sayılan bu gibi değerlerin kötü niyetler ve yanlış hesaplar sonucu izlenen politikalarla bugün adeta korkulur hale getirilmesiydi belki de yapılan en büyük hata. Bugün dünyanın gözündeki Irak’ı anlamak ve anlatmak için kullanılabilecek şu sorudaki gibi: “ Demokrasiden sonra hayat var mı?”

“Ahlak” başlı başına önyargıları da içinde bulunduran bir terim. Öyle ki kaynağı din ve dolayısıyla din kitapları olduğu varsayılarak sanki bilimin her türlüsünden uzak tutulması gerekir gibi bir yanlış yaklaşıma her alanda rastlamak mümkün. Oysa ki bilimin her türünün özünde insan olup onun doğası, onun ihtiyaçları ve onun algısıdır bireylerin, kitlelerin ve dünyanın kaderini çizen. Sırf bu noktadan yola çıkarak bile tüm bilimleri dine ve kitaplara dayandırmak sadece bir tercih meselesidir. Ahlak için de geçerli olan budur. İsteyen ahlakı Tanrı emrine, dileyense insan tecrübesine dayandırır ve hepsinde de aynı sonuca varılır: ahlakın gerekliliği. Pozitivist teorilerde fazla yer bulmayan ahlaki yaklaşımlar, insanın sosyal bir varlık olmaktan çıkarılıp makineleştirerek anlaşılamayacağının takdiriyle beraber belli ölçüde terkedilmiş ve insan kendi öznelliği içinde değerlendirilmeye çalışılmıştır. Fakat tüm bu çabalar hala yeterince gelişip tüm dünya insanlarının hayatını olumlu şekilde etkileyecek teorilere dönüşememiştir. Bugün hayatımızın her alanında bu eksiklik üzerine kurgulanmış bir yanlış felsefenin sıkıntısını çekiyoruz. Ülkeler arası ilişkiler de bu temelsizlikten paylarına düşeni elbette alıyorlar. Ahlaki yönü yeterince sorgulanmayan bir düzensiz düzenin bir kutbundan diğerine sürükleniyorlar. Bu kaotik statüko devletleri ileriyi göremedikleri bir sis bulutunun içinde günü kurtarmaya yönelik kararlar almaya itiyor, diğer ülkelerle tüm evrenin ortak çıkarlarını güden karar alma mekanizmalarını işletmeleri gerekirken, kaos ortamının yarattığı korku ortamı ve tehdidi kestirememe hissi onları bu yönde adım atmaktan alıkoyuyor. Güven yerine korku, işbirliği yerine bencillik, geleceği yaratmak yerine bugün ayakta kalmak söz sahibi oluyor. Sonrasında yapılan kaçınılmaz hataların kökeni aranırken de kimsenin aklına ahlak sorgusu yapmak gelmiyor. Her düzeyde her adımımızın belirleyicisi olan “iyi”, “kötü”, “doğru”, “yanlış”, “güzel” ,”çirkin” gibi kavramlarken, kitleler adına karar verilirken bu kavramların başlı başına ahlaki kavramlar olması dahi ahlakı hesaba katmayı akla getirmiyor. Tarih tekerrür etmek zorunda kalıyor.

Her ne kadar doğası gereği nesnelliği içinde barındıran ahlaki yaklaşımı teoriye dökmek etmek güçse de, bugünün kimilerince tek kalemde “global”, başkalarınca “tek kutuplu” ya da “çok kutuplu” dünyasına bu gözle bakmak ve dile getirilenleri örnekleyerek açıklığa kavuşturmak daha da mümkündür sanıyorum.

Bu doğrultuda sözü edilebilecek belki de en güzel örnek Amerika’nın uzunca süredir çırpınıp en sonunda içine düştüğü, bunu kabul edip adeta dünyanın gözleri önünde her gün defalarca Nobel ödüllü profesörleri, maliye bakanları, IMF ve ülke yöneticilerince aracılığıyla günah çıkardığı kriz sürecidir. Düne kadar sınırlı birkaç sivil örgütü ve akademisyenin dışında pek de kimselerin aklına gelmeyen gelir ve hak eşitsizliği konuları gündemin merkezine oturuvermiştir. Bush yönetimine yöneltilen eleştirilerin büyük çoğunluğu ahlaki temellidir. Açlık, fakirlik, eşitsizlik yeni olgular olmamalarına rağmen ancak sonuçları dünyanın zengin azınlığını da vurunca dillendirilir olmuşlardır. Düne karşı milli devlet varlıklarını korumak için çırpınanları çağın gerisinde kalmakla suçlayan düşünce bugün zararı karşılamak adına devleti kutsamak noktasına gelebilmiştir. Fakat ne ki kaygılar hala tek yanlıdır, günü kurtarmak telaşıyla dillendirilmektedir. Her ne kadar dün küçümsenip kalın uluslararası ilişkiler kitaplarında minik kutucuklar içinde tanımı verilen “sürdürülebilir küreselleşme” gibi kavramlar bugün yöneticilere reçete olarak sunuluyorsa da temel kaygılar tek yanlı olmaktan kurtulamamıştır. Hala bu dünyanın “diğerleri” vardır ve onlara ne olduğu o kadar da önemli değildir.

Jeopolitik dengeler sorunsalına gelindiğinde de benzer yönde bir tablo karşılıyor bizi. Yine düne kadar dünyanın biricik kutbu olan Kuzey Amerika bugün bazı yabancılarla kutbunu paylaşmak durumunda kalmanın sıkıntısını çekiyor. ABD’nin gözünde Putin öncesi dönemde Batı yanlısı sevecen bir devlet olan Rusya, Putin’le beraber siyaset değiştirip petrol fiyatlarının bir anda artmasının da verdiği konjektürel güçle iç yapılanmasını yenileyip bugünün yeniden saldırgan diye nitelenen Rusyasına dönüşüverince işler değişti. İşin belki de daha da çetrefilli olan diğer kısmı Rusya’nın, ABD’nin nicelerdir ana kâbusu olan Çin ile girdiği sıkı ittifak ve bunun ürünü olan ŞİÖ’ dür. Zira Soğuk Savaş zamanında düşmanı belli olan ABD’nin işi çok daha kolaydı, bugünse cepheler bir değil çoktur. İşin ilginç yanı ise 11 Eylül sonrasında ABD’nin düşman kotasının zaten “İslam” la doldurulmuş olmasıdır. ABD’nin tüm bu noktalardaki tutumu ekonomidekinden farklı olmamakla beraber insani anlamda stratejik olmaktan çok uzaktır. Joseph Nye’ın yumuşak gücü ile Sovyetler Birliği’ni dağıtan Amerikası artık bu tarz bir güçle anılmaktan çok uzak bir noktadadır. Şüphesiz ki ABD’yi bu duruma getiren hatalar Rusya ve Çin tarafından dikkatle takip edilmiş olup yansımaları dış politikalarında görülebilir. Çin zaten her zaman istikrarlı dış politika değerlerini sürdürüp diğer ülkelerin iç işlerine karışmamayı kendine adet edinmiştir. Her ne kadar bu tutumun onun kendi içindeki azınlık (Doğu Türkistan ve Tibet) sorunlarından kaynaklandığı iddiası doğrulanabilirse de dış politikada istikrar ve diğer ülkelerin hassasiyetlerine saygı duymak her zaman için fayda sağlayacak sonuçlar verir. Zira bu iki kural evrensel değerlere örnektirler. Bugün Rusya’yı yeni aktif dış politikasında motive eden en önemli faktörlerden birinin de uzun zamandır halkın ve yönetimin içinde bulunduğu aşağılanma ve saygı duyulmama hisleri olduğu bilinmektedir (3). Bu yüzdendir ki Rusya yavaş ve fakat emin adımlarla gücünü yeniden toplamış ve kendisini kuşatan ABD ve AB ‘nin NATO güçlerine karşı direnme yoluna gitmiştir. ABD kendi dış politikalarını diğer ülkelerin değerlerine, hassasiyetlerine ve beklentilerine rağmen, söylemde küresel fakat eylemde bireysel yönde şekillendirme girişimlerinin cezasını ağır ödemektedir. Maalesef aynı zamanda da tüm dünyaya bu bedeli ödetmektedir. Aynı noktadan hareketle yarın için Rusya, Çin ve ya başka bir güç de kendi kararlarından etkilenen ülkelerin de çıkarlarını gözetmeksizin politikalarını şekillendirme yoluna gittiğinde uzun vadede olumlu sonuçlar alamayacaktır denebilir. Zira İngilizcede “consent” olarak geçen terimin belirttiği gibi, başka ulusların ve kendi halklarının rızasını almadan hareket eden güçlerin, kısa süre sonra bu güçlerinin tartışmaya açıldığı deneyimlerle sabittir.

Belki de tüm bu süreçlerden geri kalan en büyük yıkıntı kendi içlerinde yüzyıllardan bugünlere getirilmiş değerleri taşıyan “demokrasi”, “bağımsızlık”, “işbirliği” ,”insan hakları” gibi kavramların içlerinin boşaltılmasıdır. Yine tecrübeyle sabittir ki bu kavramların içleri boşaltıldığında yerlerini doldurmak için talip olanlar ancak radikal eğilimler olmakta ve maalesef taraftar bulmaları da kolay olmaktadır. Bireyleri ve toplumları radikalleşmeye itmemek herkesin sorumluluğudur, ama öncelikle “kutup” olarak nitelendirilen dünya liderliği taliplerinin.



Dipnot

1)Fukuyama, Francis. “Russia and a new democratic realism” Financial Times, September 2 2008
2)Mahbubani, Kishore “The west is strategically wrong on Georgia” Financial Times, August 20 2008
3)Blank, Stephen J. “Towards a new Russia Policy” Strategic Studies Institute, US Army War College: February 2008.