25 Eylül 2008 Perşembe

mana

Manası yoktur yok

Yok bu alemin

Manası yoktur yok

Yok bu gafletin...

Nicedirler düşünmedeyim...Derin derin düşünüyorum,sorguluyorum kafamda. Yerimi,yurdumu,fikrimi,derdimi,bildiğimi,çözemediğimi...Ne işe yararım,ne iş yaparımı.Beni rahatsız eden bu tonla şeyle nasıl mücadele edebilirimi,verilen mücadeleye nasıl ve neresinden katkıda bulunabilirimleri düşünüyorum.Kendimi konumlandıramıyorum,kendimi buluverdiğim mekanlar,muhattap oluverdiğim insanlar benim kaygılarımı paylaşmıyorlar, onlardan öğrenmem gereken şeyler olması bana söylenirken onlar benim örnek alabileceğim insanlar olmaktan uzaklar, hayranlık duyduklarım ise sanki başka dünyanın parçaları.

Bir yol çizmek ve  gözüm kapalı ilerlemek istiyorum en başından beri. Çalışmakla derdim yok,biliyorum yeterince çabalarsam hallederim. Ama ne için çalıştığımı bilmek, doğru adımlarla ilerlediğimi teyit etmek, doğru yerde olduğumu içime sindirmek zorundayım ki içim rahat olsun. İşte bu bir türlü olmuyor,olamıyor.Ben hep sığamıyorum,ben hep şaşkınım,içime sindiremiyorum. O yüzden gönül rahatlığıyla üretemiyor,paylaşamıyor,anlatamıyorum. Her ders çıkışında düğümlenmiş sorularım var dilimin ardında, "ama"larım, "fakat"larım içimde kalmış..Başım ağrımış biraz düşünmekten, sıkmaktan kendimi düşünürken, canım sıkılmış bir de çokça duyduklarımdan ötürü. Böyle olmak zorunda mı? diye sorarken kendime defalarca altını doldurarak farklı konu başlıklarıya bitivermiş ders. Kafası rahat genç grup dağılıvermiş şen şakrak bahçeye. Sorularım,kaygılarım,sorunlarım ve ben kalakalmışız güruhun ardında.Hep böyle olmamışım,sığmamışım...

Şimdi düşünüp düşünüp aynı sonuca varıyorum. Belki de diyorum yanlış yerde arıyosun sorularına cevapları,belki ondan bu karmaşanın bitmezliği. Okumalısın kızım diyorum o zaman yine yeniden. İkinci bir yol arama boşuna,okumalısın. Çünkü tek kaynağı yok öğretinin, tek yerde değil bilgi,tek çıkış yok huzura. Belki de hiç yakınlaşamayacağım huzura...Ama okumak işte, bir o çare olabilir derdime. Biliyorum. Yorulunca hayatın adaletsizliğinden,insanın insana zulmünden aç Kuran oku. Üzülünce ülkene yapılanlara,ülkenin çocuklarına için yandıkça o hırsla aç siyaset oku oku.... Bazen insanlığını özledikçe, geçmişi anınca,güldüğün,sevindiğin,umutsuzluk nedir ozamanlar henüz tatmadığın zamanlara dalıp gittikçe şiir oku,öykü oku. Şaşırırsan olup bitene aç tarih oku,gör aslında yeni bir şey olmadığını insanın dünyasında insana dair.Yolunu şaşırınca kafan bulanınca aç Atatürk'ü oku, için yeşillensin,gücün geri gelsin. Hep oku. Sonra en iyi yapabildiğin işi yap, yaz. Daha çok daha çok üret. En güzelini en dişlisini en anlaşılırını sen üret ki bir işe ben de yaradım şu hayatta diyebilesin. Doğruyu yaz ki hiç tanımadığın birilerine yarına çıkmaları için umut olabilesin. İşini iyi yapabilesin.Başka yolu yok...

Başka yol yok.

16 Eylül 2008 Salı

bazı yazıları paylaşmak gerekir, bu bir sorumluluk gereğidir

Onlara dair bir yazı.
Bilirsiniz işte, "onlar", şu heryerde, her cümlemizin ardında, her hareketimizin zemininde, her duygumuzun bitip akıl yürütmelerimizin başladığı yerde nöbetteki işgalcilerimiz...Onlara dair,bize dair onlardan geriye kalan bir de...
Ama yine de umutla, sevgiyle ve nice iyi niyetlerle, çünkü insan kalmak bir seçim değil bizlere; kaderin ta kendisi...


"
Onlar, onlar, hep onlar

Görünen o ki, bugünlerde Türkiye’de yaşananlar kimseyi şaşırtmıyor. Türk askeri kendi sınırları içinde bir terör belası ile mücadele ederken, işgal ettiği Irak topraklarında ABD ordusundan fazla kayıp veriyor. Ülkenin yönetimine soyunan siyasi partiyi dış güçler finanse ediyor, kurduruyor, koruyor ve kolluyor. Ülkeyi koruyacak ve kollayacak komutanların belirlenmesinde de gene onlar etkili oluyor, onlara yakın olanlar seçiliyor. Dış politikamızı onlar kararlaştırıyor. Ekonomimize, memurumuza verilecek zamma, emekli maaşlarına hep onlar karar veriyor.
Bütün kararlar onların...
Onlar ayrıca yasalarımızı da beğenmeyip kendilerine göre değiştirecek bir taslak hazırlayıp elimize veriyor. Bizimkiler de ellerindeki taslakla iş yapıyor gibi Meclis’te yasa çıkarıyor. Onlar hangi silahlara sahip olmamıza, uçaklarımızın hangi düşmana ateş açmasına, bizim hangi teröristi yakalamamız gerektiğine karar veriyor. Onlar hep sıcak istihbarat veriyor, ama ne hikmetse 200-300’ünü çevirdiğimiz teröristleri bir türlü yakalayamıyoruz. Onlar askerlerimizin kafasına torba geçiriyor, ama komutanları torbacıları çok seviyor. Onlardan gelen istihbarat ve takvim ışığı altında vatanseverler, bir kurgu bilim uyarlamasına benzeyen senaryolarla tutuklanıyor.
O zaman insanın aklına neden
“Egemenlik kayıtsız şartsız onlarındır” diye ilan etmeyelim sorusu geliyor. Onlar işkence yapar, adı terörle mücadele olur, onlar yasaları, ifade özgürlüğünü, haberleşme ve seyahat özgürlüklerini ihlal eder, savaş hali denir, onlar soykırımı yapar, savaşta her şey olur derler, onlar fikir özgürlüğünü savunanları ezer, ama bize, siz her türlü aykırı görüşe saygı gösterin derler. Onlar bizim iç siyasetimizin içinde yaşar, mahkemelerimizi izler, ara sıra fırça atar, Diyarbakır’ı mesken tutarlar ama Quantanamo’nun yakınından adam geçirmezler.
İşine nasıl gelirse!
Onlar, yobazlığı ve şeriatı ikiye ayırır. Onların desteklediği şeriat ile karşı oldukları şeriat vardır. Mesela kafa kesmek Suudi Arabistan’da normaldir, ama İran’da kötüdür ve insan haklarına aykırıdır. Aynı şekilde Suudi Arabistan’da kadınların taşlanarak öldürülmesi normaldir ve yasaldır ama İran’da vahşettir. Onlar kendi çıkarları için Afganistan’da El Kaide’yi, Taliban’ı yaratan odaklardır ama her zaman olduğu gibi şimdi bu silahlar kendilerine dönmüştür.
Demokrasi ve çoğulculuktan söz ederler, ama çoğunluk olmayan görüşleri desteklerler. Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu prensibi uygulayanlar rektör seçiminde çoğunlukların seçtiklerini seçmez. Memleketi ziyaret edecek olan İran’ın lideri Atatürk’ü ziyaret etmem der, Dışişleri Bakanı küçük bir ayrıntı diye geçiştirir. Ama İran’ı ziyaret ederken onların kurallarına uyar, kadınların kafası örtülür.
Enflasyon, almış başını gider. Memur, işçi, emekli sersefil. Ülkenin ekonomi ve maliye bakanları neredeyse pasta yesinler diyen Fransa Kraliçesi Marie Antoinet havasında, sanki o bu işlere bakmıyormuş havasında. Yalnızca çocuklarının yem fabrikalarıyla ilgilidirler. Kıbrıs’ta taviz veren onlar, Ege’de Yunanistan’a taviz verip sirtaki çaldıran onlar. Ermeni tasarısına ve Ermenistan’a sırnaşan gene onlar. Ha birde bu arada sanırsınız, ABD-İran ve ABD-Suriye ile Suriye-İsrail ilişkilerini onlar çözüyor. Yok, canım karısından gizli sevgilisini arkadaşının garsoniyerine atan çapkın rolünde Amerika sürekli bizim yatak odasını kullanıyor. Bizim bir rolümüz sözümüz falan yok.
Bizim rolümüz!..
Bizim dış politikamız yok ki. Peki, bunları döktükten sonra, hep onlar, onlar diyorsun ya biz, ya biz neyiz diye bir soru aklınıza gelebilir. Kusura bakmayın ama biz onların yanında mendil satmak için turistlere askıntı olan çocuklara, tarihi yerlerde ve Kapalıçarşı’da mal satmaya çalışan, yalvaran satıcılara benziyoruz. Hoş artık satacağımız bir şey de kalmadı ya elimizde, hepsini aldılar. "


Yeniçağ-Savaş Süzal



11 Eylül 2008 Perşembe

"çare" diye şarkı sözü olursa


Ebrusundan Naimisine,
8mart2008 Cumartesi şarkısı =)
Bişiye benzemiştir inşallahlarımla...



Çare

Yine de çare değil
Sinmişliğine ruhuma

Dünya derler, kocaman dünya
Çokça mavi, yer yer sarı
Kan kırmızı bir de görünmez sınırları
Ama bana sorsalardı
Onun gözlerindedir derdim varsa da bir anlamı

İşte yine de çare değil
Sinmişliğine ruhuma

Yarın derler, upuzun yarın
Çokça umut yer yer sıkıntı
İnanılırmış ona, gören olmamışsa da daha
Ama bana verselerdi
İlle de yanında isterdim ellerini

Bak yine de çare değil
Sinmişliğine ruhuma

Zaman derler, şifaymış zaman
Çokça yelkovan yer yer kum tanesi
Bilmem ki hakikaten var mı sarmışlığı hiç bir yarayı
Ama benim yüreğimin tık sesleri
Onun gözlerinin güneşe bir açılışıyla bir de kapanışı arası

Ondan ya çare değil
Sinmişliğine ruhuma

samimiyet

Sizin için de böyle mi bilmem,ben nicelerdir huzuru unuttum. Başarmıyor değilim, yalnız değilim, sevilmiyor sayılmıyor,bilinmiyor değilim. Ama huzur başka türlü bir şey. Huzur bir bilinçli olma halinin bir de mütevaziliğin kesişiminde gizli sanırım. Dünyanın sana sunduğu nimetlerin farkında olmak ve yetinmeyi bilmek. Çünkü sonu yok,istemenin sonu yok. Önce küçük bir evimiz olsun isteriz, olunca keşke güneş de görse deriz, görünce keşke daha büyük bir masamız olsa deriz, olursa etrafına toplaşıp muhabbet edecek arkadaşlar isteriz ,olursa keşke çıkıp gitseler ya hayatımdan diye içleniriz...ve bu hiç bitmez biz de hiç gülümsemeyiz. Ne kadar acı bir gerçeğidir bu hayatın değil mi?Anlamamakta direndiğimiz ,anlasak bile bir sonraki tatminsizliğimize ertelediğimiz ne çok umutsuz anları var daimi huzursuzluğumuzun.
Sonunun olmadığını bilerek bir gülüşe on somurtuş ekleyerek yaşlanırken anlayamıyoruz bile hayatın gelip geçtiğini.Yarınlar sonsuz değildi aslında oysa,yarınlar bitici...

Anneme bakıyorum, beni dinleyişine bakıyorum tüm kayıtsızlığıyla ben ona canhıraş anlatmaya çalışırken kazandığım bilmemne bursunun bilmem ne dünya çapında avantajları şusu busu bilmem ne prestiji olduğunu. Anlamamaklığına şaşırıyorum,sinirleniyorum. Nasıl olur?Dışarıda herkesin uğruna yıllarca didinip de elde edemediklerini ben elde etmişken nasıl onları benden elimin tersiyle itmemi bekler?Umrunda değil mi yani en iyi eğitim en çok prestij en fazla para?Biraz daha anlatıyorum,süsliyip püslüyorum kelimelerimi ağdalılardan seçiyorum, istatistik biliminden faydalanıp teknolojiden medet umuyorum, gugıldan görüntülerle konuşmamı sonlandırıyorum. I ıh, bana mısın demiyor. Zira umurunda değil kadıncağızın. O kokoş arkadaş toplantılarında kızının Amerikanın bilmem ne eyaletinde bilmem ne okulunun bilmem ne şehrinde okuduğunu anlatıp anlatıp tatmin olacak insan değil ki.Tatillerde kaçıp gelip bende kalıp alışveriş yapmaya saldıracak kadın değil ki. Onun tek derdi kızcağızı yanında olsun, en azından olmasa da aynı saat diliminde olsun, halden anlayan saygılı damadı olsun, bayramlarda el öpen torunları olsun. Çok para istemiyor, bağır çağır övünmeler istemiyor, Amerika'ya gitmeklerde de gözü yok. Onun evinde her akşam sofra kurulsun,aile toplaşıp bir arada yemeğini yesin, sonra çaylar içilsin, muhabbetler edilsin. Çoluk çocuk işinde gücünde olsun, evini unutmasın arasın sorsun. Bunları bekliyor, bunları istiyor. Onun ötesinde ben ne desem boş,hikaye.

Şimdi beni doğuran insan böyleyken,ben yat kat para hayalleriyle büyümemişken, bugün bile yoluna baş koyduğum meslekte kim ne maaş alır bilmez ve dahi merak etmezken ne oldu da bunca huzursuz oldum ben?Ne oldu da ne başarsam yetmiyor, ne adım atsam içime sinmiyor?Annesinden kızına bu kadar ne değişti böyle, nasıl bunca hırs küpü bir şey çıktı Nuran kadından ortaya?Her akşam evimde kaynayan çay,elimi tutan anne, hep arkamı kollayan baba, benim için kendi dünyasını karşısına alıp yanıma koşan sevgili,halden anlayan bir sürü arkadaş dost ne oldu da yetmez oldu içimin fırtınasını dindirmeye? Nasıl tatminsiz olduk biz böyle? Ne oldu bize? Nerde koptu Ebru Nuran'dan?Neden "o da olmayıversin, bir şu da eksik olsun yeter ki hayırlısı olsun" demeyi bir türlü beceremez oldum ben?

Ne var yani bunca sıkılacak bunalacak?Bir şey de eksik kalsa bir şey de mükemmel olmasa olmaz mı yani?Elimden gelenle yetinsem de azıcık huzur bulsam ne olur ?

Çok mu geç benim için artık...
Ne kadar inanıyorum ben kendim bile bu yazdıklarıma?
İnanmak da yeter mi uygulamak için, farkındalık bile bir adımı ifade eder mi doğru olana doğru atılmış?Hep dedikleri gibi "çok şey" midir hakikaten yoksa eyleme dönüşmemiş bir inanç bir midir inançsızlığa?

Zaman öğretir,hayat öğretir, ve çoğu zaman aslında o kadar da "önemli" o kadar da "zor" değildir.
Değil mi?

6 Eylül 2008 Cumartesi

ben en iyisi yazayım...

...böyle derim hep,uzun uzun düşünür ve böyle derim:hmm,yok yok ben en iyisi akşam ona bir yazayım.aramaktan ve ya yüzleşmekten çekinirim,tercihen önce bir yazarım.bakarım duruma göre belki mecbur kalırsam gider görürüm,ama mümkün mertebe aramam. aslında hayati değilse aramam.ben aramam,arayanı da sevmem.aramayın,mesaj çekin,uzun epostalar yollıyın hatta üşenmeyin mektup bile atın postahanelerden postahanelere....yazın,yazayım,yazışalım.


bir de okuyun olmaz mı?okunmayı severim, ve itiraf edeyim en çok da kendi yazdıklarımı severim =)


Merhaba!